Türkiye’nin Yeni İran Stratejisinde Güney Azerbaycan ve Türk Dünyası Ekseni
HARAYHABER | ARAŞTIRMA–ANALİZ
Araştırmacı, Yazar: Mesut HARAY
Ankara NATO Zirvesi, Türkiye’nin İran politikasında ani bir cephe değişikliğinden çok daha önemli bir dönüşümü ortaya çıkardı: İran artık yalnızca korunması gereken komşu bir devlet değil; Türkiye’nin hava sahasını, enerji güvenliğini, Azerbaycan’la ittifakını ve Türk dünyasına açılan stratejik güzergâhlarını etkileyen bir güvenlik dosyasıdır. Ankara’nın temel amacı İran’ı kurtarmak veya çökertmek değil; doğu sınırında Türkiye’ye karşı kullanılmayacak, Azerbaycan’ı tehdit etmeyecek ve İran’daki Türklerin meşru haklarını bastırmayacak yeni bir bölgesel denge kurmaktır.
Türkiye–İran ilişkileri uzun yıllar boyunca “değişmeyen sınırlar ve değişmeyen rekabet” ilkesi üzerinde yürüdü. İki devlet doğrudan savaştan kaçındı; ancak Irak, Suriye, Güney Kafkasya, Orta Asya ve Körfez’de birbirlerinin nüfuz alanlarını sınırlamaya çalıştı. Ticaret ve enerji ilişkileri siyasi gerilimlerin bütünüyle kopmasını engellerken güvenlik kaygıları gerçek bir stratejik ortaklığın oluşmasına hiçbir zaman izin vermedi.
Bugün bu geleneksel denge bozuluyor. Çünkü Türkiye’nin karşısındaki İran, önceki yıllardaki İran değildir; İran’a bakan Türkiye de artık eski Türkiye değildir.
İran’ın bölgesel vekil güçleri darbe almış, Suriye’deki hareket alanı büyük ölçüde zayıflamış, Lübnan ve Irak’taki nüfuzu daha fazla sorgulanmaya başlamıştır. Buna karşılık Türkiye savunma sanayisi, Azerbaycan’la askerî ittifakı, Türk dünyası içindeki ağırlığı, Suriye’deki etkisi ve NATO açısından taşıdığı değer sayesinde daha güçlü bir konuma yükselmiştir.
Bu güç değişimi Türkiye–İran ilişkilerinin yalnızca dilini değil, temel hiyerarşisini değiştirmektedir.
Türkiye açısından asıl mesele İran’ın geleceğidir
Türkiye’nin İran politikasındaki temel soru, Tahran yönetiminin ABD veya İsrail karşısında ayakta kalıp kalmayacağı değildir. Ankara açısından çok daha önemli olan, savaş sonrasında Türkiye’nin doğu sınırında nasıl bir İran’ın ortaya çıkacağıdır.
İran’ın kontrolsüz biçimde parçalanması Türkiye’nin çıkarına değildir. Böyle bir gelişme milyonlarca insanın yer değiştirmesine, sınır güvenliğinin çökmesine, silahlı örgütlerin güçlenmesine, PKK ve PJAK bağlantılı yapıların yeni hareket alanları kazanmasına ve yabancı güçlerin Türkiye’nin doğu sınırına yerleşmesine yol açabilir.
Fakat İran’ın toprak bütünlüğünün korunmasıyla mevcut rejimin bölgesel tahakküm siyasetinin devam etmesi aynı şey değildir.
Türkiye’nin çıkarına olan İran; devlet yapısını koruyan fakat komşularını tehdit etmeyen, nükleer silaha yönelmeyen, Hürmüz Boğazı’nı baskı aracına dönüştürmeyen, Azerbaycan’ı düşman olarak tanımlamayan, vekil güçler üzerinden Irak ve Suriye’yi kontrol etmeye çalışmayan ve kendi sınırları içindeki Türk toplumunun kültürel haklarını güvenlik meselesi olarak görmeyen bir İran’dır.
Tahran ise Türkiye’den yalnızca İran’ın toprak bütünlüğünü değil, İran rejiminin güvenlik doktrinini ve bölgesel nüfuz alanlarını da korumasını beklemektedir. İki başkent arasındaki yeni gerilim tam olarak bu noktada ortaya çıkmaktadır.
Ankara, İran’ın parçalanmasına karşıdır; fakat İran’ın bölgesel üstünlük iddiasını savunmak zorunda değildir.
NATO Zirvesi Türkiye’nin güvenlik sıralamasını netleştirdi
Ankara NATO Zirvesi’nin sonuç bildirgesinde İran’ın nükleer silaha sahip olmaması gerektiğinin vurgulanması ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer serbestisi çağrısının yapılması tesadüf değildi. Türkiye bu zirvenin yalnızca ev sahibi değil, kararların uzlaşıyla alındığı ittifakın üyesiydi.
Bu durum Ankara’nın İran’a karşı doğrudan savaşa katılacağı anlamına gelmiyor. Ancak Türkiye’nin İran’ın nükleer programını ve Hürmüz politikasını artık Tahran ile Washington arasındaki ikili anlaşmazlık olarak görmediğini ortaya koyuyor.
Türkiye’nin İran politikası üç balistik füzenin Türk hava sahası yönünde ilerlemesi ve NATO hava savunma sistemi tarafından vurulmasıyla yeni bir eşiğe ulaştı. İran, Türkiye’yi hedef almadığını savundu. Fakat niyet ne olursa olsun, Türkiye açısından belirleyici gerçek değişmedi: İran’dan fırlatılan silahlar Türk hava sahası için tehdit oluşturdu ve Türkiye’yi koruyan sistem İran’la yürütülen diplomatik diyalog değil, NATO’nun erken uyarı ve hava savunma altyapısı oldu.
Bundan sonra Ankara’nın İran’la ilişkilerini NATO boyutundan ayrı tutması mümkün değildir.
Türkiye diplomatik özerkliğini koruyacaktır. İran’a yönelik her ABD operasyonunu desteklemeyecek, Türk üslerinin kontrolsüz biçimde kullanılmasına izin vermeyecek ve İran’ın askerî müdahaleyle parçalanmasına karşı çıkacaktır. Ancak stratejik özerklik, NATO ile İran arasında eşit mesafede durmak anlamına gelmez.
Türkiye’nin güvenlik mimarisi NATO’ya dayanmaktadır. İran’la ilişkiler ise çıkarların örtüştüğü ölçüde yürütülen komşuluk ilişkisidir. Ankara’nın yeni İran stratejisinde milli güvenlik ve NATO yükümlülükleri, Tahran’ın beklentilerinin üzerinde yer almaktadır.
Türkiye’nin yeni güvenlik hiyerarşisi
Türkiye’nin İran politikasını bundan sonra belirleyecek öncelikler açık biçimde sıralanabilir: Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve hava sahası, terör örgütlerinin hareket alanının engellenmesi, Azerbaycan ve Nahçıvan’ın güvenliği, enerji ve ticaret yollarının açık tutulması, NATO savunma sistemiyle bütünleşme ve Türk dünyası arasındaki bağlantının güçlendirilmesi.
İran’la iyi ilişkiler ancak bu önceliklerle çatışmadığı ölçüde sürdürülebilir.
Ankara için İran’ın toprak bütünlüğü önemli olabilir; fakat Türkiye’nin hava sahasından daha önemli değildir. İran’la ticaret değerlidir; fakat Azerbaycan’ın güvenliğinden daha değerli değildir. İran’la enerji ilişkisi sürdürülebilir; fakat Türkiye’nin enerji çeşitliliğinin ve Hürmüz’de serbest geçişin önüne geçemez.
Türkiye’nin İran politikasındaki gerçek değişim diplomatik açıklamalardan çok bu öncelik sıralamasında görülmektedir.
İran’ın teşekkür mesajının stratejik anlamı
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Hakan Fidan’ın girişimlerini öven açıklaması sıradan bir diplomatik teşekkür değildir. Arakçi, Türkiye’nin ABD yönetimi nezdindeki müdahalesinin Irak üzerinden İran’a yönelmesi planlanan Kürt ayaklanmasını engellediğini ileri sürmüştür.
Tahran bu açıklamayla Ankara’ya üç ayrı mesaj vermektedir.
İlk olarak Türkiye ile İran’ın PKK ve PJAK bağlantılı silahlı yapılar konusunda ortak güvenlik çıkarlarına sahip olduğu vurgulanmaktadır. İran, kendi toprak bütünlüğünün Türkiye’nin terörle mücadelesiyle doğrudan bağlantılı olduğu düşüncesini Ankara’ya kabul ettirmek istemektedir.
İkinci olarak Türkiye’nin ABD ve NATO içindeki etkisine ihtiyaç duyduğunu açıkça göstermektedir. İran, Türkiye’yi yalnızca komşu olarak değil, Washington’la konuşabilen ve Batı güvenlik sisteminin kararlarını etkileyebilen bir kanal olarak görmektedir.
Üçüncü olarak Ankara’nın NATO içindeki İran politikasını sınırlamaya çalışmaktadır. Tahran, Türkiye’nin güvenliğiyle İran rejiminin devamı arasında doğrudan bağ kurarak Ankara’nın İran’a karşı daha sert bir çizgiye geçmesini önlemek istemektedir.
Ancak Türkiye’nin terörle mücadele çıkarları İran rejiminin bütün politikalarını desteklemeyi gerektirmez. İran’ın toprak bütünlüğünün korunması, Tahran’ın Azerbaycan’a baskı uygulamasına, Irak ve Suriye’de vekil güçler kullanmasına veya İran’daki Türklerin haklarını bastırmasına sessiz kalınması anlamına gelemez.
İran’ın teşekkür dili bir yakınlaşma ilanı değil, Türkiye’yi bütünüyle kaybetmeme girişimidir.
Enerji bağımlılığı azaldıkça Tahran’ın etkisi daralıyor
İran’ın Türkiye üzerindeki en önemli geleneksel araçlarından biri doğalgazdı. Ancak Türkiye’nin enerji piyasasını çeşitlendirmesi Tahran’ın bu alandaki etkisini azaltmaktadır.
İran gazı son yıllarda Türkiye’nin toplam ithalatının yaklaşık yüzde 13’ünü karşılamıştır. Uzun vadeli doğalgaz anlaşmasının sona ermesi, LNG kapasitesinin büyümesi, Azerbaycan gazının önemi, Karadeniz’deki üretim ve yeni tedarik anlaşmaları Türkiye’nin İran’a bağımlılığını azaltmaktadır.
İran gazı Türkiye için hâlâ değerlidir; fakat artık vazgeçilmez değildir.
Ticaret ilişkileri de siyasi söylemlerde anlatıldığı kadar güçlü değildir. İki ülke arasında yıllardır açıklanan yüksek ticaret hedeflerine rağmen toplam hacim sınırlı düzeyde kalmıştır. Yaptırımlar, ödeme sorunları, sınır geçişlerinde yaşanan engeller, İran ekonomisinin yapısal krizi ve güven eksikliği ekonomik ilişkinin stratejik ortaklığa dönüşmesini engellemiştir.
Bu nedenle Tahran’ın Ankara’yı ekonomik araçlarla kendi güvenlik çizgisine çekme kapasitesi giderek zayıflamaktadır. Türkiye İran’la ticaret yapmaya devam edecektir; fakat İran’ı enerji ve ekonomi alanında kararlarını belirleyen merkez olmaktan çıkarmaktadır.
Bu dönüşüm, Türkiye’nin İran karşısında daha bağımsız ve daha sert pazarlık yapabilmesini sağlayacaktır.
Türkiye’nin iki stratejik dayanağı: NATO ve Türk dünyası
Türkiye’nin 21. yüzyıldaki jeopolitik mimarisi iki temel sütun üzerine kurulmaktadır. Batıdaki güvenlik dayanağı NATO, doğudaki stratejik derinliği ise Türk dünyasıdır.
Bu iki alan birbirinin alternatifi değildir. Türkiye’nin NATO içindeki askerî gücü Türk dünyasındaki etkisini artırırken Azerbaycan ve Orta Asya’yla geliştirdiği ilişkiler de Ankara’nın NATO açısından önemini yükseltmektedir.
İran bu iki stratejik alanın kesişim noktasında bulunmaktadır. Türkiye’nin İran politikası bu nedenle yalnızca Orta Doğu dengelerine göre belirlenemez. İran’a verilecek her tavizin veya gösterilecek her sertliğin Azerbaycan, Hazar Havzası, Orta Asya ve Türk Devletleri Teşkilatı üzerindeki etkisi dikkate alınmalıdır.
Azerbaycan–Nahçıvan–Türkiye bağlantısının güçlenmesi, Orta Koridor’un gelişmesi ve Türk devletleri arasındaki ulaştırma, enerji ve savunma iş birliğinin artması Türkiye’nin uzun vadeli çıkarıdır. İran’ın bu süreçlere karşı çıkması Ankara açısından kabul edilebilir bir veto oluşturamaz.
Türkiye bu projeleri İran’ı kuşatmak amacıyla geliştirmemelidir. İran’a da egemenlik ve karşılıklı çıkar ilkeleri çerçevesinde bölgesel ulaştırma ve ticaret ağlarına katılma imkânı sunulabilir. Ancak Tahran’ın güvenlik kaygıları gerekçe gösterilerek Türk dünyası arasındaki bağlantının engellenmesine izin verilmemelidir.
İran, Türkiye’nin doğuya açılan kapısı olmaktan çıkmakta; Türk dünyasıyla doğrudan bağlantı kurabilen Türkiye’nin komşularından biri hâline gelmektedir. Tahran’daki asıl rahatsızlık da buradan kaynaklanmaktadır.
Azerbaycan Türkiye’nin İran politikasındaki değişmez kırmızı çizgidir
Türkiye–İran ilişkilerinde bundan sonraki en önemli sınama Azerbaycan üzerinden yaşanabilir. Türkiye açısından Azerbaycan sıradan bir ekonomik ortak veya komşu devlet değildir. İki ülke arasındaki ilişki siyasi, askerî, kültürel ve toplumsal ittifak niteliğindedir.
İran ise Azerbaycan’ın Türkiye ve İsrail’le ilişkilerini kendi kuzey sınırlarına yönelik tehdit olarak değerlendirmektedir. Tahran, Güney Kafkasya’daki ulaşım hatlarının değişmesini, yalnızca ekonomik kayıp değil, İran’ın bölgesel merkez olma iddiasına yönelik jeopolitik darbe olarak görmektedir.
Nahçıvan’a yönelik insansız hava aracı saldırıları konusunda Bakü’nün İran’ı suçlaması, Tahran’ın ise sorumluluğu reddetmesi bu kırılganlığın ne kadar tehlikeli olduğunu gösterdi. Benzer bir olayın tekrarlanması Türkiye–İran ilişkilerindeki kontrollü rekabeti açık güvenlik krizine dönüştürebilir.
Ankara’nın burada kararsız kalma ihtimali yoktur. İran’la komşuluk önemli olsa da Azerbaycan’ın güvenliği pazarlık konusu değildir.
Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki barış sürecinin tamamlanmasını, sınırların açılmasını ve bölgesel ulaşım hatlarının faaliyete geçmesini desteklemelidir. Bununla birlikte süreç İran’ı toprak değişikliği korkusuna sürükleyecek belirsizliklerle değil, devletlerin egemenliğine saygı gösteren açık anlaşmalarla yürütülmelidir.
Böylece İran’ın güvenlik bahanesi zayıflatılırken Tahran’ın Türk dünyası bağlantısını engellemesine de izin verilmemiş olur.
Güney Azerbaycan Türkiye’nin tali değil, temel stratejik meselesidir
Türkiye’nin İran politikasındaki en büyük eksiklik, Güney Azerbaycan’ın uzun yıllar boyunca yalnızca İran’ın iç meselesi veya kriz dönemlerinde hatırlanan bir güvenlik başlığı olarak değerlendirilmesidir.
Oysa İran’da yaşayan Güney Azerbaycan Türkleri Türkiye açısından yalnızca ortak dil ve kültüre sahip bir toplum değildir. Güney Azerbaycan; Türkiye’nin doğu sınır güvenliği, Azerbaycan’ın stratejik çevresi, İran’ın siyasi geleceği ve Türk dünyasının toplumsal devamlılığı bakımından belirleyici öneme sahiptir.
Güney Azerbaycan coğrafyasında yoğunlaşan, ayrıca Tahran ve İran’ın diğer büyük kentlerinde yaşayan milyonlarca Türk; İran’ın ekonomisinde, ticaretinde, devlet yapısında, ordusunda, bilim ve kültür hayatında önemli yer tutmaktadır. Bu toplumu görmezden gelen hiçbir Türkiye–İran stratejisi gerçekçi ve tamamlanmış sayılamaz.
Tahran yönetimi Türkiye’nin bölgesel gücünün ve Azerbaycan’ın etkisinin artmasını yalnızca dış politika tehdidi olarak görmüyor. İran’daki Türklerin kimlik bilincinin, ana dil taleplerinin ve siyasi temsil arayışının güçlenmesinden de endişe ediyor.
Bu nedenle Türkiye–İran ilişkileri gerildikçe İran yönetiminin Güney Azerbaycan’daki kültürel ve milli faaliyetleri daha sert biçimde güvenlikleştirmesi mümkündür. Ana dilde eğitim, kültürel kimlik, çevre sorunları, ekonomik adaletsizlik ve yerel yönetim talepleri “dış bağlantılı ayrılıkçılık” suçlamasıyla bastırılabilir.
Türkiye bu toplumun varlığını yalnızca İran’la ilişkiler bozulduğunda hatırlamamalıdır. Güney Azerbaycan meselesi günlük dış politika pazarlıklarının üzerinde, uzun vadeli devlet stratejisinin parçası hâline getirilmelidir.
Güney Azerbaycan bir savaş aracı değil, toplumsal güç alanıdır
Türkiye’nin Güney Azerbaycan politikasında iki tehlikeli uçtan kaçınması gerekir.
Birinci yanlış, kısa vadeli sınır istikrarı adına İran’daki Türklerin kültürel ve siyasi haklarını tamamen görmezden gelmektir. Bu yaklaşım geçici olarak Tahran’la sorunları azaltabilir; fakat uzun vadede Türkiye’nin toplumsal ve kültürel etki alanını zayıflatır.
İkinci yanlış ise Güney Azerbaycan Türklerini İran’a karşı askerî, istihbarî veya ayrılıkçı baskı aracı olarak kullanmaktır. Böyle bir politika İran yönetimine daha ağır baskılar uygulamak için gerekçe verir, sivil milli hareketi silahlı çatışmanın içine sürükler ve Güney Azerbaycan’ı büyük güçlerin hesaplaşma alanına dönüştürür.
Türkiye’nin doğru politikası; toprak iddiasına değil, hak ve özgürlüklere dayanmalıdır.
Ana dilde eğitim, kültürel faaliyetler, medya özgürlüğü, adil ekonomik kalkınma, çevre hakkı, siyasi temsil ve kimliğin korunması Güney Azerbaycan Türklerinin temel haklarıdır. Ankara bu hakları İran’ı parçalama projesinin parçası olarak değil, evrensel hukuk ve bölgesel istikrarın gereği olarak savunmalıdır.
Kendi kimliğiyle barışık, siyasi sisteme adil biçimde katılan ve ekonomik haklarını kullanabilen bir Güney Azerbaycan toplumu Türkiye açısından tehdit değil, İran’la istikrarlı ilişkilerin en güçlü toplumsal dayanağı olabilir.
İran rejiminin baskı yoluyla sağladığı sessizlik ise gerçek istikrar değildir.
Türkiye’nin kapsamlı Güney Azerbaycan stratejisine ihtiyacı var
Ankara’nın Güney Azerbaycan politikasını yalnızca dışişleri ve güvenlik kurumlarının dar kriz değerlendirmelerinden çıkarması gerekmektedir. Kültür, eğitim, medya, ekonomi, akademi, çevre ve insani güvenlik boyutlarını kapsayan uzun vadeli bir çalışma oluşturulmalıdır.
Türkiye, İran’daki Türklerin siyasi ve toplumsal gelişimini düzenli biçimde izleyen uzmanlık mekanizmaları kurmalı; ortak Türkçeyle yayın yapan medya ve kültür faaliyetlerini desteklemeli; Güney Azerbaycan’ın tarihi, edebiyatı, çevre sorunları ve toplumsal yapısı konusunda akademik çalışmalar geliştirmelidir.
Urmiye Gölü’nün kuruması, bölgesel ekonomik eşitsizlikler, ana dil yasakları, siyasi tutuklamalar ve zorunlu göç yalnızca İran’ın iç meselesi olarak görülmemelidir. Bu gelişmeler sınır güvenliğini, göç hareketlerini, Türkiye–Azerbaycan ilişkilerini ve Türk dünyasının geleceğini etkileyebilecek konulardır.
Aynı zamanda Türkiye ile Azerbaycan arasında Güney Azerbaycan konusunda koordinasyon kurulmalı; fakat Güney Azerbaycan toplumu Bakü veya Ankara’nın uzantısı olarak görülmemelidir. Güney Azerbaycan kendi siyasi, kültürel ve toplumsal dinamiklerine sahip bağımsız bir öznedir.
Türkiye’nin görevi bu topluma dışarıdan kimlik veya siyasi program dayatmak değil, kendi sözünü barışçıl ve özgür biçimde söyleyebileceği alanın oluşmasına katkı sağlamaktır.
Ankara’nın önündeki İran senaryoları
İran’daki mevcut devlet düzeninin zayıflayarak devam etmesi en muhtemel senaryolardan biridir. Böyle bir durumda rejim dışarıdaki kayıplarını içeride daha sert kontrol politikalarıyla telafi etmeye çalışabilir. Güney Azerbaycan’daki milli ve kültürel hareketler üzerindeki baskı artabilir. Türkiye bu senaryoya insan hakları takibi, diplomatik temas ve olası göç hareketlerine karşı hazırlıkla cevap vermelidir.
ABD ile İran arasında kalıcı anlaşma sağlanması durumunda ise İran ekonomik olarak yeniden bölgesel rekabete dönebilir. Yaptırımların hafiflemesi Tahran’ın enerji, transit ve ticaret kapasitesini artıracaktır. Türkiye böyle bir gelişmeye yalnızca tehdit gözüyle bakmamalı; fakat İran’ın güçlenmesinin yeniden Irak, Suriye ve Güney Kafkasya’da nüfuz yayılmasına dönüşmesine karşı denge kurmalıdır.
İran’ın kontrolsüz biçimde çözülmesi en tehlikeli senaryodur. Devlet otoritesinin çökmesi silahlı grupları, yabancı müdahaleyi, mülteci akınını ve terör tehdidini Türkiye sınırlarına taşıyabilir. Ankara böyle bir durumda İran rejimini değil, sınır güvenliğini, sivil nüfusu ve bölgesel istikrarı koruyan bir politika izlemelidir.
İran ile Azerbaycan arasında doğrudan askerî kriz yaşanması ise Türkiye’yi en hızlı biçimde taraf olmaya zorlayacak senaryodur. Böyle bir çatışma yalnızca iki devlet arasında kalmaz; Türkiye, İsrail, ABD, Rusya, Ermenistan ve NATO’yu da içine çekebilecek geniş bir güvenlik krizine dönüşebilir. Bu nedenle Ankara’nın önceliği savaş başladıktan sonra arabuluculuk yapmak değil, güçlü caydırıcılıkla böyle bir savaşı başlamadan engellemek olmalıdır.
Yeni doktrin: Güçlü caydırıcılık, açık diplomasi, kültürel özgüven
Türkiye’nin yeni İran stratejisi dört temel sütuna dayanmalıdır.
Askerî alanda Türkiye hava ve füze savunmasını güçlendirmeli, NATO erken uyarı sistemlerinden yararlanırken kendi bağımsız savunma kapasitesini geliştirmelidir. İran’dan kaynaklanan hiçbir hava sahası ihlali sıradanlaştırılmamalıdır.
Diplomatik alanda Tahran’la bütün iletişim kanalları açık tutulmalı; ancak arabuluculuk rolü Türkiye’nin İran karşısındaki kırmızı çizgilerini belirsizleştirmemelidir.
Ekonomik alanda İran’la ticaret sürdürülürken doğalgaz, ulaştırma ve sınır ticaretindeki bağımlılıklar azaltılmalıdır. Türkiye hiçbir komşusuna dış politika kararlarını etkileyebilecek ekonomik veto gücü vermemelidir.
Kültürel ve toplumsal alanda ise İran’daki Türklerin varlığı Türkiye’nin uzun vadeli stratejisinin doğal parçası kabul edilmelidir. Bu yaklaşım müdahalecilik değil, Türkiye’nin tarihsel ve kültürel çevresini doğru okumasıdır.
Sonuç: Tahran Ankara’yı değil, Ankara üzerindeki eski ayrıcalığını kaybediyor
Türkiye İran’la ilişkilerini koparmayacaktır. İran’ın devlet olarak varlığını, sınırların korunmasını ve diplomatik çözümü desteklemeye devam edecektir. Ancak Ankara’nın İran’ı korumak adına kendi hava sahasını, Azerbaycan’ın güvenliğini, Türk dünyası bağlantısını veya İran’daki Türklerin meşru haklarını ikinci plana atacağı dönem kapanmaktadır.
Türkiye’nin gelecekteki İran politikası “Tahran mı, Washington mu?” ikilemine hapsedilemez. Ankara’nın gerçek ekseni kendi milli çıkarlarıdır. Bu çıkarların batıdaki güvenlik dayanağı NATO, doğudaki stratejik derinliği Türk dünyası, toplumsal ve kültürel boyutu ise Güney Azerbaycan’dır.
İran, Türkiye’nin doğuya açılmasını engelleyen merkez değil; Türkiye’nin oluşturduğu yeni bölgesel düzene uyum sağlaması gereken komşu olmalıdır.
Tehran Ankara’yı henüz kaybetmiş değildir. Fakat Türkiye’nin İran hassasiyetlerini kendi güvenlik çıkarlarının üzerinde tuttuğu dönem sona ermektedir. İran’ın teşekkür mesajları bu değişimi durduramaz. Tahran’ın Ankara’yı yanında tutabilmesi için söylemini değil, Türkiye’ye, Azerbaycan’a, Türk dünyasına ve İran’daki Türklere yönelik politikasını değiştirmesi gerekir.
Türkiye’nin en doğru stratejisi İran’ın parçalanmasını desteklemek değil, Tahran’ın bölgesel tahakkümünü sınırlandırmak; Güney Azerbaycan’ı savaş aracı hâline getirmek değil, onun milli, kültürel ve demokratik haklarını kalıcı bir devlet politikasıyla savunmaktır.
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
