İran rejiminin vekâlet savaşları şimdi kendi kasasını vuruyor
ABD yönetiminin, İran’ın saldırıları sonucunda zarar gören gemi ve yüklerin bedelini Tahran’ın dondurulmuş varlıklarından karşılama yönündeki açıklaması, savaşın yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyor. Washington artık yalnızca İran’ın askerî kapasitesini hedef almıyor; rejimin dışarıdaki mali kaynaklarını da savaş tazminatına dönüştürmeye hazırlanıyor. Tahran’ın ateşkesi reddetmesi ve tehdit dilini sürdürmesi ise İran halkının sırtındaki faturayı daha da ağırlaştırıyor.
ABD–İran savaşında son derece çarpıcı ve aynı ölçüde acımasız bir denklem ortaya çıkıyor: Amerika İran’ın askerî altyapısını vuruyor, İran misilleme yapıyor; ardından Tahran’ın saldırılarında zarar gören gemilerin ve ticari yüklerin bedeli yine İran’ın dondurulmuş varlıklarından tahsil edilmek isteniyor.
Kısacası Washington bombayı atıyor, Tahran karşılık veriyor; fakat savaşın hem askerî hem de ekonomik faturası giderek İran’ın önüne konuluyor.
Bu gelişme, savaşın yalnızca füzeler, savaş uçakları ve askerî üsler üzerinden yürütülmediğini gösteriyor. Artık İran’ın yabancı ülkelerde bulunan mali varlıkları da çatışmanın doğrudan bir parçasına dönüşüyor. Washington, Tahran’ın dışarıdaki parasını rejime karşı ekonomik bir silah olarak kullanmaya hazırlanıyor.
Trump yönetiminin mesajı oldukça nettir: İran veya İran’ın desteklediği silahlı gruplar uluslararası deniz taşımacılığına zarar verirse, saldırının ekonomik bedeli İran devletine ödettirilecektir. Böylece Tahran’ın yıllardır uyguladığı “vekiller saldırır, İran sorumluluğu reddeder” stratejisi geçersiz kılınmak isteniyor.
Tahran’ın vekâlet savaşı kendi ülkesine dönüyor
İran rejimi yıllardır doğrudan savaşa girmeden bölgesel nüfuz oluşturmayı temel güvenlik politikası olarak benimsedi. Lübnan’dan Yemen’e, Irak’tan Suriye’ye kadar farklı silahlı yapılar finanse edildi, eğitildi ve İran’ın bölgesel çıkarları doğrultusunda kullanıldı.
Bu strateji Tahran açısından uzun süre düşük maliyetli bir savaş yöntemi olarak görüldü. Saldırıyı başka bir örgüt gerçekleştiriyor, İran ise gerektiğinde bağlantısını küçültüyor veya tamamen reddediyordu. Böylece rejim hem bölgesel rakiplerini baskı altında tutuyor hem de doğrudan devletler arası savaşın sorumluluğundan kaçmaya çalışıyordu.
Fakat Washington’ın yeni yaklaşımı bu denklemi tersine çevirmeyi hedefliyor. Artık saldırıyı gerçekleştiren gücün adı değil, saldırının arkasındaki siyasi, mali ve askerî destek belirleyici kabul ediliyor. Husiler bir gemiyi vurduğunda sorumluluğun doğrudan İran’a yüklenmesi, Tahran’ın yıllardır kurduğu vekâlet savaşları sisteminin maliyetini ağırlaştıracaktır.
İran yönetimi, kendi topraklarını savaştan uzak tutmak amacıyla kurduğu dış cephelerin bugün savaşın İran’a taşınmasına yol açtığını görmek zorundadır. Rejimin sınırların dışında oluşturduğu her silahlı ağ, artık İran’ın kendi ekonomisine, güvenliğine ve geleceğine yönelen bir tehdit hâline gelmiştir.
Dondurulmuş varlıklar savaş tazminatına dönüşebilir
İran’ın yurt dışında bloke edilen varlıkları yıllardır Tahran ile Batılı ülkeler arasındaki yaptırım mücadelesinin önemli başlıklarından biriydi. İran yönetimi bu paraları ülkenin millî serveti olarak tanımlarken Washington, söz konusu kaynakları rejimin askerî faaliyetleri ve bölgesel yapılanmaları nedeniyle kontrol altında tutuyordu.
Şimdi bu varlıkların niteliği değişmektedir. Daha önce İran’ın erişiminin engellendiği paralar, bundan sonra saldırıya uğrayan gemilerin, ticari yüklerin ve başka maddi kayıpların tazmini için kullanılabilir.
Bunun hukuken nasıl uygulanacağı henüz bütün ayrıntılarıyla belli değildir. Dondurulmuş bir varlığın doğrudan harcanması için özel kararlar, mahkeme süreçleri ve yeni yasal düzenlemeler gerekebilir. Ancak meselenin siyasi yönü hukuki ayrıntılarından daha önemlidir.
Amerika, İran’a yalnızca “saldırılarınızı engellerim” demiyor. Aynı zamanda “verdiğiniz zararı kendi paranızdan tahsil ederim” mesajı veriyor. Bu, klasik yaptırım politikasından daha ileri bir ekonomik cezalandırma modelidir.
İran halkının parası, rejimin savaşlarına gidiyor
Meselenin en acı tarafı, İran’ın bloke edilmiş varlıklarının gerçekte rejim yöneticilerinin kişisel serveti olmamasıdır. Bu kaynaklar İran halkına, ülkenin doğal zenginliklerine ve yıllar boyunca elde edilen kamu gelirlerine aittir.
Ancak rejimin saldırgan dış politikası yüzünden bu servet eğitim, sağlık, altyapı, üretim ve toplumsal refah için kullanılamamaktadır. İran halkının parası önce bloke ediliyor, ardından rejimin desteklediği saldırıların zararını karşılamak üzere tazminat kaynağına dönüştürülüyor.
Tahran yönetimi içeride ekonomik krizi sürekli dış yaptırımlarla açıklıyor. Yaptırımların İran ekonomisi üzerindeki yıkıcı etkisi inkâr edilemez. Fakat rejim, bu yaptırımlara yol açan politikalar konusunda kendi sorumluluğunu gizlemektedir.
Bir ülke kaynaklarını kalkınma yerine füze programlarına, bölgesel milislere ve ideolojik yayılmacılığa ayırırsa ekonomik sonuçlarından yalnızca dış güçleri sorumlu tutamaz. İran yönetiminin politik tercihleri, halkın servetini giderek uluslararası çatışmanın teminatına dönüştürmüştür.
Ateşkesin reddi: Güç gösterisi mi, stratejik körlük mü?
Bağdat üzerinden Tahran’a iletildiği belirtilen ateşkes teklifinin İran tarafından reddedilmesi, rejimin çatışmayı sürdürme eğiliminde olduğunu gösteriyor. İran yönetimi muhtemelen koşulları yetersiz buluyor; Amerikan saldırılarının tamamen durdurulmasını, gelecekte yeniden saldırılmayacağına ilişkin güvence verilmesini ve Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı araçlarının korunmasını istiyor.
Fakat savaşın mevcut gidişatı dikkate alındığında, ateşkesi reddetmek İran’ın pazarlık gücünü artırmaktan çok ülkenin kayıplarını büyütebilir. Her yeni saldırı İran’ın askerî kapasitesinin biraz daha aşınması, altyapısının daha fazla zarar görmesi ve ekonomik kuşatmanın daha da sertleşmesi anlamına geliyor.
Rejim, ateşkesi reddederek direniş görüntüsü vermeye çalışıyor. Ancak gerçek güç, ülkeyi sürekli savaşa sürüklemek değil; halkın güvenliğini ve millî kaynaklarını koruyacak rasyonel bir çıkış yolu bulabilmektir.
Tahran’ın “geri adım atmama” siyasetinin bedelini kararları veren yöneticilerden çok sıradan insanlar ödüyor. Elektrik, su, ulaşım, sağlık ve ekonomik üretim zarar görürken rejimin propaganda aygıtı yaşananları zafer söylemleriyle örtmeye çalışıyor.
Oysa bombalanan tesisler İran topraklarındadır, dondurulan paralar İran halkınındır ve savaşın uzun vadeli ekonomik yükünü yine İran’ın gelecek kuşakları taşıyacaktır.
Diego Garcia tehdidi İran’ı daha büyük bir savaşın eşiğine getiriyor
İran Meclisi Millî Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanı İbrahim Azizi’nin İngiltere’ye yönelik Diego Garcia tehdidi, Tahran’daki siyasi aklın tehlikeli yönünü bir kez daha ortaya koydu.
Diego Garcia, Hint Okyanusu’ndaki en önemli Amerikan–İngiliz askerî merkezlerinden biridir. İran’ın bu üs veya İngiltere’nin kontrolündeki başka askerî noktalar hakkında tehditkâr açıklamalar yapması, savaşı yalnızca ABD ile sınırlı tutma ihtimalini zayıflatmaktadır.
İran’ın İngiliz hedeflerine yönelmesi, Londra’nın savaşa daha doğrudan katılmasına ve çatışmanın NATO boyutu kazanmasına yol açabilir. Böyle bir gelişme İran’ın güvenliğini artırmaz; aksine ülkeyi daha geniş ve daha güçlü bir askerî koalisyonun hedefi hâline getirir.
Rejim yetkililerinin kullandığı sert dil içeride direniş ve güç görüntüsü oluşturabilir. Ancak savaş şartlarında ölçüsüz tehditler, caydırıcılıktan çok yeni düşmanlar üretir. Tahran’ın bugün ihtiyacı olan şey daha fazla cephe açmak değil, İran’ı mevcut kuşatmadan çıkarabilecek gerçekçi bir stratejidir.
Tahran’ın en büyük yanılgısı
İran rejiminin temel yanılgısı, bölgesel gerilimi kendi iktidarının devamı için kullanabileceğini düşünmesidir. Dış düşman söylemi içerideki ekonomik krizleri, toplumsal itirazları ve yönetim sorunlarını bir süreliğine gölgeleyebilir. Fakat uzun süren savaş, rejimin toplumsal tabanını güçlendirmek yerine daha da zayıflatabilir.
İran halkı yıllardır yaptırımların, yoksulluğun, işsizliğin ve para birimindeki değer kaybının bedelini ödüyor. Buna rağmen ülkenin kaynakları toplumsal refaha değil, rejimin ideolojik güvenlik anlayışına aktarılıyor.
Bugün gelinen noktada bu politikanın sonucu açıktır: İran’ın askerî tesisleri vuruluyor, dış ticareti daralıyor, enerji altyapısı tehdit altında kalıyor ve yurt dışındaki varlıkları savaş tazminatı olarak kullanılmak isteniyor.
Rejim ise bütün bu kayıplara rağmen tehdit dilini yükseltiyor ve savaşı sürdürmeye çalışıyor. Böyle bir siyaset millî direniş değil, stratejik tükeniştir.
ABD’nin amacı İran’ı üç cephede sıkıştırmak
Washington’ın mevcut stratejisi İran’ı aynı anda üç cephede baskı altına almaya dayanıyor.
Birinci cephe askerî alandır. İran’ın füze sistemleri, insansız hava araçları, radarları, deniz gücü ve komuta merkezleri hedef alınarak rejimin savaşma kapasitesi aşındırılıyor.
İkinci cephe ekonomik alandır. İran’ın petrol gelirleri, uluslararası finans ağları ve dondurulmuş varlıkları üzerindeki baskı artırılıyor. Böylece rejimin hem içerideki ekonomik düzeni sürdürmesi hem de dışarıdaki silahlı yapıları finanse etmesi zorlaştırılıyor.
Üçüncü cephe ise siyasi sorumluluk alanıdır. Washington, İran’ın vekil güçler üzerinden saldırı düzenleyip sorumluluktan kaçmasına izin vermemek istiyor. İran’ın desteklediği her saldırının doğrudan Tahran’ın hesabına yazılması amaçlanıyor.
Bu denklem İran’ı son derece dar bir alana sıkıştırıyor. Tahran saldırmazsa geri çekilmiş görüntüsü verecek; saldırırsa daha ağır askerî ve ekonomik karşılıkla karşılaşacak. Vekil güçleri harekete geçirirse verilen zarar yine İran’ın hesabına yazılacak.
Sonuç: Rejimin savaşı, halkın faturası
İran’ın dondurulmuş varlıklarının saldırılarda zarar gören gemilere ödeme yapmak için kullanılması henüz bütün hukuki ayrıntıları kesinleşmiş bir sistem değildir. Ancak açıklamanın siyasi anlamı tartışmasızdır: İran’ın dışarıdaki serveti artık yalnızca bloke edilmeyecek, rejimin savaş politikalarının faturası olarak da değerlendirilecektir.
Tahran yönetimi yıllarca vekâlet savaşlarının İran’ı doğrudan çatışmadan koruyacağını düşündü. Bugün ise aynı politika savaşı İran’ın topraklarına, ekonomisine ve millî servetine taşımış durumdadır.
Ortaya çıkan tablo son derece ağırdır: ABD İran’ın askerî altyapısını vuruyor; rejim karşılık verdikçe yeni saldırı gerekçeleri oluşuyor; zarar gören gemilerin bedeli ise İran halkına ait bloke edilmiş paralardan tahsil edilmek isteniyor.
Rejim bunu “direniş” olarak sunabilir. Fakat sürekli yeni cepheler açan, ateşkes yollarını kapatan, halkının servetini dış maceralarda tüketen ve ülkeyi daha büyük bir askerî kuşatmaya sürükleyen siyaset, direnişten çok yönetim krizidir.
Bu savaşın en büyük çelişkisi şudur: Kararları rejim veriyor, tehditleri rejim savuruyor; fakat bombaların, yaptırımların ve tazminatların bedelini İran’daki halklar ödüyor.
Araştırmacı, Yayıncı: Mesut HARAY
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
