Mesut HARAY
Araştırmacı – Gazeteci – Yazar

Washington önce İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki gözlerini, kollarını ve ateş gücünü hedef aldı. Kıyı radarları, hava savunma sistemleri, füze ve insansız hava aracı depoları, sürat tekneleri, deniz gözetleme merkezleri ve komuta tesisleri vuruldu. Şimdi ise saldırıların coğrafyası kıyı şeridinden içerilere, özellikle Ahvaz’a doğru genişliyor.

Son saldırı dalgalarında yüzlerce askerî hedefin vurulması, operasyonun artık yalnızca Hürmüz Boğazı’nda ticari gemilerin güvenliğini sağlama amacıyla sınırlandırılamayacağını ortaya koyuyor. Ahvaz çevresindeki askerî ve lojistik merkezlerin hedef alınması, Washington’un İran’ın güney savunma hattını besleyen arka bölgeye yöneldiğini gösteriyor.

Amerikan askerî çevrelerinde kullanılan “operasyon ortamını şekillendirme” ifadesi de bu değişimi doğrulayan önemli bir işaret olarak öne çıkıyor. Askerî terminolojide bu kavram yalnızca mevcut tehdidi bastırmak değil, daha büyük ve karmaşık operasyonlar için savaş alanını önceden hazırlamak anlamına geliyor.

Ancak hazırlık yapılması, kara harekâtı kararının verildiği anlamına gelmez. Washington aynı hedefleri İran’ın hava savunmasını aşındırmak, rejimin pazarlık gücünü kırmak veya saldırı kapasitesini uzun süreli olarak felce uğratmak amacıyla da vuruyor olabilir.

Ahvaz neden savaşın merkezine yerleşiyor?

İran’ın idari terminolojisinde Huzistan, bölgedeki Arap siyasi hareketlerinin söyleminde ise Ahvaz olarak adlandırılan coğrafya, İran ekonomisinin en önemli dayanaklarından biridir.

“İran ekonomisinin neredeyse tamamı Ahvaz’da bulunmaktadır” demek abartılı olur. Ancak rejimin petrol gelirlerinin, rafineri kapasitesinin, petrokimya üretiminin ve güneydeki ulaştırma sisteminin önemli bir bölümünün bu coğrafyada düğümlendiği tartışmasızdır.

İran’ın başlıca petrol üretim sahaları güneybatıda, özellikle Ahvaz çevresinde yoğunlaşmaktadır. Ahvaz, Abadan, Hürremşehr, Mahşehr ve Bender İmam hattı yalnızca bir sanayi kuşağı değildir. Petrol sahalarını rafinerilere, petrokimya tesislerine, limanlara, demir yollarına ve İran’ın iç bölgelerine bağlayan bütünleşik bir ekonomik koridordur.

Bu nedenle Ahvaz’daki askerî ve lojistik altyapının vurulması, yalnızca birkaç üssün devre dışı bırakılması anlamına gelmez. Saldırıların kapsamına bağlı olarak İran ordusunun güneydeki ikmal düzeni, Devrim Muhafızlarının füze ve İHA kapasitesi, enerji üretimi, ihracat gelirleri ve merkezî yönetimin savaş ekonomisini sürdürebilme kabiliyeti aynı anda baskı altına alınabilir.

Washington açısından Ahvaz’ın stratejik değeri tam olarak burada yatıyor: Hürmüz’deki İran tehdidinin yalnızca görünen uçlarını değil, bu tehdidi besleyen ekonomik ve askerî arka bölgeyi hedef almak.

Başka bir ifadeyle Ahvaz, İran’ın yalnızca petrol deposu değil; enerji, güvenlik ve lojistik sistemlerinin birbirine bağlandığı stratejik bir düğüm noktasıdır. Bu düğümün çözülmesi veya işlemez hâle getirilmesi, Tahran’ın güneydeki askerî varlığını olduğu kadar ülke genelindeki ekonomik dayanıklılığını da sarsabilir.

Stratejik merkez olmak, kolay işgal edilmek anlamına gelmiyor

Ahvaz ovalarının Kürdistan’ın dağlık alanlarına veya Beluç coğrafyasının engebeli bölgelerine kıyasla daha açık olması, bazı çevrelerde sınırlı bir kara harekâtının burada daha kolay yürütülebileceği düşüncesini güçlendiriyor. Ancak haritadaki düz arazi, savaş alanındaki kolaylıkla aynı şey değildir.

Karun, Kerha ve Dez nehirleri, geniş sulama kanalları, bataklık alanları, yoğun kentleşme, büyük sanayi tesisleri ve petrol altyapısı askerî hareketliliği ciddi biçimde sınırlandırabilir. Köprülerin, enerji hatlarının ve ulaşım merkezlerinin zarar görmesi yalnızca İran’ın değil, saldıran gücün ikmalini de zorlaştırabilir.

İran’ın füze ve İHA kapasitesi tamamen ortadan kaldırılmadığı sürece Körfez’deki Amerikan üsleri, limanlar, askerî birlikler ve lojistik merkezler sürekli misilleme tehdidi altında kalacaktır. Hava savunması zayıflatılmış bir İran bile dağınık füze sistemleri, hareketli rampalar, vekil güçler ve asimetrik saldırı yöntemleriyle kara operasyonunu maliyetli hâle getirebilir.

Daha önemlisi, ABD’nin olası kara müdahalesi için yalnızca askerî üstünlük yeterli değildir. Irak topraklarının veya Körfez ülkelerindeki üslerin geniş kapsamlı bir operasyon için kullanılması siyasi onay, bölgesel mutabakat ve büyük bir lojistik hazırlık gerektirir.

İran’ın Bahreyn, Kuveyt, Katar, Ürdün ve bölgedeki diğer Amerikan bağlantılı hedeflere saldırabilme kapasitesi, Washington’un bölgesel üslerinin dokunulmaz olmadığını göstermiştir. Bu durum, Körfez ülkelerinin İran’a karşı daha sert bir tutum benimsemesine yol açarken topraklarının geniş kapsamlı bir işgal operasyonunda kullanılmasına yönelik çekincelerini de artırmaktadır.

Dolayısıyla Ahvaz bir “kolay giriş kapısı” değildir. Yüksek stratejik değer taşıdığı kadar, yüksek askerî ve siyasi risk barındıran bir savaş alanıdır.

Washington’un hedefi işgal değil, sistemik felç olabilir

ABD’nin muhtemel amacı Ahvaz’ı doğrudan işgal etmekten önce İran rejiminin güneydeki askerî ve ekonomik dolaşım sistemini felce uğratmak olabilir.

Hava savunmasını aşındırmak, komuta merkezlerini vurmak, füze ve İHA depolarını imha etmek, kritik ulaştırma hatlarını kesmek ve petrol ihracatı üzerindeki baskıyı artırmak, Washington’a kara savaşı başlatmadan daha güçlü bir pazarlık imkânı sağlayabilir.

Bu strateji, İran’ı üç ayrı düzeyde sıkıştırmayı amaçlayabilir. Hürmüz üzerinden dış ticareti kısıtlanabilir, Ahvaz üzerinden ekonomik ve lojistik kapasitesi aşındırılabilir, içerideki siyasi ve toplumsal kırılganlıklar derinleştirilebilir.

Bölgede Hürmüz Boğazı’na alternatif enerji koridorlarının yeniden gündeme getirilmesi de bu uzun vadeli stratejinin bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Irak petrolünün Suriye üzerinden Akdeniz’e ulaştırılmasını amaçlayan Kerkük–Banyas hattının canlandırılması, İran’ın Hürmüz üzerindeki jeoekonomik kozunu zayıflatabilir.

Başka bir ifadeyle ABD açısından en düşük maliyetli sonuç, Ahvaz’ı ele geçirmek değil, İran rejiminin Ahvaz’dan sağladığı ekonomik ve stratejik gücü kullanamaz duruma gelmesini sağlamaktır.

Bu noktada Washington’un önündeki temel soru şudur: İran’ın askerî kapasitesi ne ölçüde aşındırılırsa Tahran yeni bir anlaşmaya razı olur? Çünkü belirli bir eşiğin aşılması rejimi masaya oturtabileceği gibi, İran’ın savaşı bütün bölgeye yaymasına da neden olabilir.

“Üç cepheli iç baskı” senaryosunun sınırları

İran üzerindeki baskının Beluç bölgesi, Kürt coğrafyası ve Ahvaz olmak üzere üç eksende genişleyebileceği tezi bütünüyle ihtimal dışı değildir.

Beluç bölgesindeki silahlı yapılar İran güvenlik güçlerini doğuda meşgul edebilir. Kürt bölgelerinde kitlesel grevler, sivil itaatsizlik ve ulaşım hatlarının kesilmesi Tahran’ın kuvvetlerini dağıtabilir. Ahvaz ise askerî, ekonomik ve lojistik baskının birleştiği belirleyici cepheye dönüşebilir.

Fakat bu, doğrulanmış bir Amerikan savaş planı değil, mevcut gelişmelerden hareketle oluşturulmuş teorik bir senaryodur.

Etnik ve bölgesel muhalefetin dış müdahale aracı hâline getirilmesi, Washington için sanıldığı kadar ucuz ve sonuçları kontrol edilebilir bir yöntem olmayabilir. Böyle bir girişim, rejimin İran’daki halkları “yabancı güçlerin uzantısı” olarak damgalamasına, güvenlik baskısını artırmasına ve toprak bütünlüğü söylemi üzerinden Fars milliyetçiliğini yeniden seferber etmesine imkân sağlayabilir.

Dış müdahaleyle ilişkilendirilen milli hareketler, kendi toplumları içerisindeki meşruiyetlerini kaybetme riskiyle de karşılaşabilir. Bu nedenle İran’daki halkların rejimle yaşadığı sorunlarla dış güçlerin askerî hesapları birbirinden ayrılmalıdır.

Üç eksenli planın kör noktası: Güney Azerbaycan

İran’ın geleceğini yalnızca Beluç, Kürt ve Ahvaz eksenleri üzerinden değerlendiren her analiz, ülkenin en önemli siyasi ve toplumsal coğrafyalarından birini görmezden gelmektedir: Güney Azerbaycan.

İran’ın kuzeybatısındaki Türk nüfusun siyasi, toplumsal, ekonomik ve tarihsel ağırlığı hesaba katılmadan ülke çapında gerçekçi bir iç denge analizi kurulamaz. Güney Azerbaycan’ın toplumsal yapısı Ahvaz’daki Arap hareketlerinden, Kürt silahlı örgütlerinden ve Beluç gruplarından farklıdır.

Güney Azerbaycan’ı dışarıdan yönlendirilebilecek bir “yardımcı cephe” olarak değerlendirmek hem yanlış hem de tehlikelidir. Buradaki milli irade, herhangi bir dış gücün dönemsel taktiklerinden bağımsız bir siyasi gerçekliktir.

İran’daki merkezî otoritenin zayıflaması Güney Azerbaycan açısından yeni siyasi imkânlar doğurabilir. Ancak kontrolsüz savaş, etnik çatışma ve dış müdahale aynı zamanda Güney Azerbaycan’ın kentlerini, ekonomik altyapısını ve milli hareketini büyük bir güvenlik tehdidiyle karşı karşıya bırakabilir.

Bu nedenle Güney Azerbaycan’ın geleceği Washington’un, Moskova’nın, Tel Aviv’in veya Tahran’ın hazırladığı senaryoların bir eki olarak değil, Güney Azerbaycan Türklerinin kendi iradesi temelinde değerlendirilmelidir.

Ahvaz’daki Arap toplumunu tek blok görmek büyük hata

Ahvaz’da yıllardır süren ayrımcılık, toprak politikaları, çevre tahribatı, su krizi, işsizlik ve petrol gelirlerinin adaletsiz paylaşımı ciddi bir toplumsal öfke oluşturmuştur. Bu gerçek ne inkâr edilebilir ne de İran rejiminin “dış komplo” söylemiyle açıklanabilir.

Bununla birlikte Ahvaz Araplarının tamamını bağımsızlık yanlısı, dış müdahaleye açık veya İran devletine karşı birleşmiş bir kitle olarak değerlendirmek de aynı ölçüde yanlıştır. Bölgedeki kimlikler etnik, mezhepsel, aşiret, sınıfsal ve yerel bağlılıkların iç içe geçtiği karmaşık bir yapı taşımaktadır.

1980’de Saddam Hüseyin yönetimi de İran-Irak Savaşı’nın başlamasıyla Ahvaz’daki Arapların kitlesel biçimde ayaklanacağını hesaplamıştı. Bu beklenti gerçekleşmedi. Arap nüfusun önemli bir bölümü Irak işgaline karşı İran’la birlikte savaştı.

Bu tarihsel deneyim bugün otomatik biçimde Tahran’a sadakat anlamına gelmez. Ancak etnik yakınlığın kendiliğinden siyasi ayrılıkçılığa dönüşmediğini göstermesi bakımından önemlidir.

Şii Arap kimliği koşulsuz İran bağlılığı anlamına gelmediği gibi, Arap kimliği de kendiliğinden bağımsızlık talebi anlamına gelmez. Ahvaz’daki bağımsızlıkçı hareketler göz ardı edilemez; fakat bu hareketlerin parçalı yapısı, sınırlı örgütsel kapasitesi ve bölge halkının tümünü temsil edememesi ciddi bir zayıflıktır.

ABD’nin veya Arap ülkelerinin Ahvaz’ın bağımsızlığı için geniş çaplı insani, askerî ve ekonomik maliyet üstlenmeye hazır olduğuna ilişkin güçlü bir işaret de bulunmamaktadır. Körfez devletleri İran’ın zayıflamasını isteyebilir; ancak İran’ın kontrolsüz biçimde parçalanmasının kendi sınırlarına taşıyacağı güvenlik sorunlarından da çekinmektedir.

Irak etkisiz değil, denklemin en kritik ülkelerinden biri

Ahvaz’ın Kürt ve Beluç bölgelerinden farklı olarak Türkiye ya da Pakistan benzeri hassas bir komşuluk sorunuyla karşılaşmadığı düşüncesi eksiktir. Ahvaz’ın hemen yanında Irak bulunmaktadır ve Irak’ın askerî kapasitesinin sınırlı olması, siyasi ve coğrafi etkisinin önemsiz olduğu anlamına gelmez.

Güney Irak’taki Şii topluluklar, aşiret bağları, İran’a yakın silahlı gruplar, sınır geçişleri ve Basra çevresindeki enerji altyapısı, Ahvaz’daki her çatışmayı doğrudan Irak’ın içine taşıyabilecek unsurlardır.

ABD’nin Irak üzerinden girişeceği herhangi bir operasyon Bağdat’ın egemenlik sorununu, İran yanlısı milislerin tepkisini ve Irak iç siyasetindeki kırılmaları aynı anda tetikleyebilir.

Ahvaz’daki savaşın Basra’ya, Basra’daki gerilimin Bağdat’a, Bağdat’taki krizin ise bütün Irak’a yayılma ihtimali küçümsenmemelidir. Dolayısıyla Ahvaz’a yönelik bir kara harekâtı yalnızca İran cephesi açmaz; Irak’ı da savaşın aktif lojistik ve siyasi alanına dönüştürür.

Türkiye ve Körfez ülkeleri hangi çizgide?

Türkiye açısından İran’ın askerî olarak zayıflaması ile İran devletinin kontrolsüz biçimde parçalanması aynı şey değildir. Ankara, İran’ın bölgesel yayılmacılığına, mezhepçi vekil ağlarına ve Türkiye karşıtı politikalarına karşı çıkarken; devlet çöküşü, yeni göç dalgaları, sınır güvenliği ve etnik çatışmalar konusunda son derece temkinlidir.

Türkiye’nin temel önceliği İran rejimini savunmak değil, İran–Körfez savaşının kalıcı bir bölgesel parçalanmaya dönüşmesini önlemektir. Çünkü İran’ın çökmesi yalnızca Tahran’daki iktidarı değil; Türkiye’den Güney Kafkasya’ya, Irak’tan Orta Asya’ya kadar geniş bir coğrafyadaki güvenlik dengesini sarsacaktır.

Körfez ülkeleri ise ikili bir açmazla karşı karşıyadır. Bir taraftan İran’ın füze ve İHA saldırıları nedeniyle Washington’un askerî korumasına daha fazla ihtiyaç duyuyorlar. Diğer taraftan topraklarının İran’a karşı geniş kapsamlı bir kara operasyonunun sıçrama tahtasına dönüşmesi hâlinde ilk misilleme hedefi olacaklarını biliyorlar.

Bu nedenle İran’a yönelik öfkenin artması, Körfez ülkelerinin otomatik olarak bir işgal koalisyonuna katılacağı anlamına gelmez. Son saldırılar bu ülkeleri daha şahin bir güvenlik çizgisine iterken, daha ihtiyatlı bir savaş siyasetine de zorlayabilir.

1941 benzetmesi ne kadar geçerli?

1941’de İngiliz ve Sovyet kuvvetlerinin İran’a girmesi sırasında Abadan, Ahvaz ve güney limanları Britanya’nın başlıca ilerleme eksenleri arasındaydı. Güney cephesinin çökmesi Rıza Şah yönetiminin hızla devrilmesinde etkili olmuş, bölge daha sonra “İran Koridoru”nun temel lojistik merkezlerinden birine dönüşmüştü.

Bu tarihsel örnek Ahvaz’ın jeostratejik öneminin geçici olmadığını gösteriyor. Fakat 1941’in doğrudan bugüne taşınması yanıltıcıdır.

O dönemde İran’ın bugünkü ölçekte füze ve İHA kapasitesi, örgütlü vekil güçleri, yoğun kentleşmiş savaş alanları ve bölgesel misilleme imkânları yoktu. İngiltere ile Sovyetler Birliği iki yönden uyumlu biçimde ilerlerken bugün Washington’un arkasında benzer kapsamda bir uluslararası kara koalisyonu bulunmuyor.

Coğrafya önemini korur; fakat teknoloji, siyasi meşruiyet, toplumsal direnç ve bölgesel ittifaklar savaşın sonucunu değiştirir.

Asıl mücadele: Askerî üstünlüğü siyasi sonuca çevirmek

ABD’nin İran karşısındaki hava ve deniz üstünlüğü güçlüdür. Fakat hava üstünlüğü bir ülkenin siyasi geleceğini tek başına belirleyemez.

Uçaklar hedefleri vurabilir; ancak yeni bir siyasi düzen kuramaz. Füze depoları imha edilebilir; fakat parçalanmış bir toplumun nasıl yönetileceği bombardımanla çözülemez. Bir rejimin askerî altyapısını yok etmekle onun yerine istikrarlı ve meşru bir sistem kurmak arasında büyük bir mesafe vardır.

Bugün en muhtemel senaryo, Washington’un Ahvaz’ı işgal etmesinden çok, buradaki askerî ve lojistik kapasiteyi sistematik biçimde aşındırmasıdır. İkinci ihtimal, bu baskının Tahran’ı Hürmüz, füze programı ve nükleer dosya konusunda yeni bir anlaşmaya zorlamasıdır.

Üçüncü ve daha tehlikeli ihtimal ise dış baskıyla iç toplumsal fay hatlarının aynı anda kırılması ve İran’ın kontrolsüz bir çözülme sürecine girmesidir.

Sınırlı bir kara harekâtı ihtimali tümüyle dışlanamaz. Ancak mevcut şartlarda bu, en düşük olasılıklı ve en yüksek maliyetli seçenektir.

Ahvaz hedef değil, rejimin ağırlık merkezidir

Ahvaz’a yönelik saldırıların genişlemesi, savaşın Hürmüz kıyılarından İran’ın ekonomik ve askerî merkezlerine doğru ilerlediğini gösteriyor. Washington’un amacı yalnızca İran’ın gemilere saldırmasını önlemek değil; rejimin savaşı sürdürebilme kapasitesini, petrol gelirlerini, lojistik ağlarını ve iç siyasi dayanıklılığını aynı anda baskı altına almak olabilir.

Fakat Ahvaz’ı vurmakla Ahvaz’ı kontrol etmek arasında büyük bir mesafe vardır. Bölgenin enerji zenginliği, coğrafi konumu ve toplumsal hoşnutsuzluğu onu stratejik bir baskı noktasına dönüştürürken; karmaşık demografik yapısı, Irak bağlantısı, İran’ın misilleme kapasitesi ve bölgesel devletlerin çekinceleri bir kara müdahalesini son derece tehlikeli kılıyor.

Savaşın yeni sorusu artık “ABD hangi hedefi vuracak?” değildir.

Asıl soru şudur: Washington, İran’ın güneyindeki askerî ve ekonomik sinir sistemini felce uğratarak Tahran’ı masaya mı oturtacak, yoksa rejimi devirmeye çalışırken bütün bölgeyi kontrol edilemez bir parçalanmaya mı sürükleyecek?

Ahvaz, bu iki ihtimal arasındaki en kritik eşik hâline gelmiştir.


Yazar

  • Mesut HARAY

    Bu platform, Güney Azerbaycanlı araştırmacı, gazeteci Mesut HARAY tarafından kurulmuştur. Türkiye, Güney Kafkasya, Orta Doğu ve Orta Asya'daki gelişmeleri; tarihsel bağlam, aktörlerin motivasyonları ve uluslararası dengeler ışığında yorumlarız. Tarafsız, bağımsız ve gerçeklere dayalı gazetecilik anlayışıyla; okura yalnızca bilgi değil, anlama yetisi kazandıran bir perspektif sunmak öncelikli hedefimizdir. Bu site; araştıran, sorgulayan ve geleceği öngörmeye çalışan herkes için bir analiz üssüdür.


HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Mesut HARAY adlı kullanıcının avatarı

By Mesut HARAY

Bu platform, Güney Azerbaycanlı araştırmacı, gazeteci Mesut HARAY tarafından kurulmuştur. Türkiye, Güney Kafkasya, Orta Doğu ve Orta Asya'daki gelişmeleri; tarihsel bağlam, aktörlerin motivasyonları ve uluslararası dengeler ışığında yorumlarız. Tarafsız, bağımsız ve gerçeklere dayalı gazetecilik anlayışıyla; okura yalnızca bilgi değil, anlama yetisi kazandıran bir perspektif sunmak öncelikli hedefimizdir. Bu site; araştıran, sorgulayan ve geleceği öngörmeye çalışan herkes için bir analiz üssüdür.

One thought on “HÜRMÜZ’DEN AHVAZ’A SAVAŞIN YENİ EŞİĞİ: ABD, İRAN’IN ŞAH DAMARINA MI YÖNELİYOR?”

Bir Cevap Yazın

HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin