Hakan Fidan’ın “bölgede hiçbir ülke diğerleri üzerinde tahakküm kurmamalıdır” sözleri, İran yönetiminin yıllardır sorgulanmadan kabul edilmesini istediği bölgesel nüfuz düzenini yeniden tartışmaya açtı. Tahran’ın sert tepkisi ise yalnızca İsrail’le aynı cümlede anılmaktan duyulan rahatsızlığın değil, İran’ın bölgedeki müdahaleci siyasetinin açık biçimde sorgulanmasının sonucudur.
Araştırmacı–Gazeteci: Mesut HARAY
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bölgesel güvenlik ve egemenlik üzerine yaptığı açıklamalar, Ankara–Tahran hattında yeni bir diplomatik gerilime yol açtı. Fidan, İran, Türkiye, Arap ülkeleri ve İsrail dâhil olmak üzere hiçbir aktörün diğer ülkeler üzerinde hâkimiyet kurma arayışına girmemesi gerektiğini vurguladı. Bölgenin “tahakküm kültüründen” kurtulması gerektiğini belirten Fidan, devletlerin birbirlerinin egemenliğine, güvenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı göstermesinin zorunlu olduğunu söyledi.
Bu yaklaşım, ilk bakışta bütün bölge ülkelerini kapsayan genel bir diplomatik ilke gibi görünse de Tahran yönetimini doğrudan rahatsız etti. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, İran’ın İsrail ile aynı düzlemde değerlendirilmesini “hayret verici” olarak nitelendirdi ve Türkiye’den bu karşılaştırmanın hangi temele dayandığını açıklamasını istedi.
Ancak tartışmanın özü, İran ile İsrail’in aynı siyasi, hukuki veya ahlaki yapıya sahip olup olmadığı değildir. Asıl mesele, her iki devletin de “ulusal güvenlik” gerekçesini kullanarak başka ülkelerin egemenlik alanlarına müdahale etmesidir. İsrail bunu doğrudan askerî operasyonlar, işgal ve sınır ötesi saldırılarla yaparken İran; silahlı örgütler, mezhepçi milisler ve kendisine bağlı siyasi ağlar üzerinden bölgesel nüfuz kurmaktadır.
Yöntemler farklı olsa da ortaya çıkan sonuç benzerdir: Zayıf devletler, parçalanmış toplumlar, silahlı grupların güç kazandığı coğrafyalar ve egemenliğini kullanamayan başkentler.
İran neden bu kadar sert tepki verdi?
Tahran’ın rahatsızlığı, İsrail’le aynı cümlede anılmaktan daha derin bir anlam taşımaktadır. İran yönetimi yıllardır kendi bölgesel faaliyetlerini “direniş cephesi”, “savunma derinliği” ve “önleyici güvenlik” gibi kavramlarla meşrulaştırmaktadır. Irak’taki milis yapılanmaları, Lübnan’daki Hizbullah, Suriye’deki askerî varlığı ve Yemen’deki Husilerle ilişkisi, İran tarafından bağımsız halk hareketleriyle dayanışma olarak sunulmaktadır.
Oysa bu yapıların önemli bir bölümü yalnızca İsrail ve ABD’ye karşı faaliyet yürütmemekte; bulundukları ülkelerin iç siyasetini, güvenlik kurumlarını ve devlet egemenliğini de doğrudan etkilemektedir. Irak’ta devlet kararlarının silahlı grupların baskısı altında kalması, Lübnan’da Hizbullah’ın devlet içinde devletten daha güçlü bir konuma ulaşması ve Suriye’nin İran destekli milis ağlarıyla kuşatılması, bu politikanın en açık sonuçlarıdır.
İran yönetimi bu tabloyu “direniş” olarak adlandırabilir. Ancak başka bir ülkenin topraklarında, o ülkenin merkezî yönetiminden daha güçlü silahlı yapılar kurmak, hangi ideolojik adla sunulursa sunulsun, egemenliğe müdahaledir.
Hakan Fidan’ın açıklamasının Tahran’da tepkiyle karşılanmasının asıl nedeni de budur. Türkiye, İran’ın yıllardır dokunulmaz kabul ettiği bölgesel nüfuz yöntemini doğrudan sorgulamıştır.
“İran’ın vekil gücü yoktur” iddiası gerçeği değiştirmiyor
İsmail Bekayi’nin İran’ın bölgede herhangi bir vekil güce sahip olmadığı yönündeki açıklaması, Tahran’ın resmî söyleminin tekrarından ibarettir. İran, desteklediği örgütleri “bağımsız direniş hareketleri” olarak tanımlamakta ve bu yapıların doğrudan İran’ın talimatıyla hareket ettiği iddialarını reddetmektedir.
Ancak tartışılması gereken yalnızca bu örgütlerin emirleri doğrudan Tahran’dan alıp almadığı değildir. İran’ın bu yapılara sağladığı askerî eğitim, silah, finansman, istihbarat ve siyasi koruma göz önünde bulundurulduğunda, bölgesel nüfuz mekanizmasının varlığı inkâr edilemez.
Bir devlet başka ülkelerdeki silahlı grupları sistematik biçimde destekliyor, bu gruplar üzerinden diplomatik ve askerî sonuçlar üretiyor ve ihtiyaç hâlinde onları kendi güvenlik stratejisinin parçası olarak kullanıyorsa, burada açık bir vekâlet ilişkisi bulunmaktadır. Bu ilişkinin “direniş ekseni” şeklinde adlandırılması, gerçeğin niteliğini değiştirmez.
İsrail’i eleştirmek İran’ı aklamaz
Ortadoğu’daki en temel siyasi yanlışlardan biri, İsrail’in yayılmacı ve saldırgan politikalarına karşı çıkarken İran’ın müdahaleci siyasetini görmezden gelmektir. İsrail’in işgal, saldırı ve sivil kayıplara yol açan politikalarının eleştirilmesi ne kadar meşruysa, İran’ın komşu ülkelerde kurduğu silahlı nüfuz düzeninin eleştirilmesi de aynı derecede meşrudur.
Bir devletin suçu, başka bir devletin müdahalelerini masumlaştırmaz.
İsrail’in Filistin’deki uygulamaları, İran’a Irak’ı milisler üzerinden yönlendirme hakkı vermez. İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırıları, Tahran’ın Suriye toplumunu mezhepçi silahlı yapılarla kuşatmasını meşru hâle getirmez. İsrail’in Lübnan’a yönelik tehditleri de Hizbullah’ın Lübnan devletinden bağımsız bir askerî güç olarak varlığını otomatik olarak haklı çıkarmaz.
Bölgede gerçekten kalıcı bir güvenlik düzeni kurulacaksa, seçici egemenlik anlayışından vazgeçilmelidir. Egemenlik yalnızca İran’ın sınırları için geçerli bir hak değildir. Irak’ın, Suriye’nin, Lübnan’ın, Azerbaycan’ın ve diğer bölge ülkelerinin egemenliği de aynı ölçüde korunmalıdır.
Ankara’nın mesajı yalnızca Tahran’a değil
Fidan’ın açıklamaları Türkiye’nin de dâhil olduğu daha geniş bir bölgesel sorumluluk çağrısıdır. Ankara’nın savunduğu yaklaşım, hiçbir devletin tarih, mezhep, güvenlik veya ideolojik yakınlık gerekçesiyle komşu ülkeler üzerinde hâkimiyet kurmaması gerektiğidir.
Bu ilke yalnızca İran’a uygulanamaz. Türkiye, İsrail, Arap ülkeleri ve diğer bölgesel güçler de aynı ölçüde egemenlik hukukuna bağlı kalmalıdır. Ancak Tahran’ın açıklamadan bu kadar rahatsız olması, İran yönetiminin kendisini bu genel ilkenin dışında ve üzerinde gördüğünü düşündürmektedir.
İran yönetimi bölgesel siyasette kendisine özel bir ahlaki üstünlük alanı tanımaktadır. Tahran’a göre İran’ın müdahaleleri “savunma”, rakiplerinin müdahaleleri ise “işgal”dir. İran’ın desteklediği silahlı gruplar “direnişçi”, başkalarının desteklediği gruplar ise “terörist”tir. İran’ın sınır ötesi operasyonları “ulusal güvenlik”, komşu ülkelerin buna karşı aldığı önlemler ise “düşmanlık” olarak tanımlanmaktadır.
Bu çifte standart artık yalnızca Batılı devletler tarafından değil, bölgenin kendi başkentleri tarafından da sorgulanmaktadır.
Güney Kafkasya açısından da önemli bir uyarı
Hakan Fidan’ın ortaya koyduğu egemenlik ilkesi, yalnızca Irak, Suriye ve Lübnan için değil; Güney Kafkasya ve özellikle Azerbaycan açısından da önemlidir. İran yönetimi uzun süredir Azerbaycan’ın dış politikası, güvenlik ilişkileri ve bölgesel tercihleri üzerinde söz söyleme hakkını kendisinde görmektedir.
Tahran, Azerbaycan’ın başka ülkelerle kurduğu ilişkileri “İran’ın güvenliğine tehdit” olarak değerlendirebilirken, Ermenistan’la geliştirdiği stratejik yakınlığı ve Güney Kafkasya’daki askerî-siyasi faaliyetlerini tamamen meşru kabul etmektedir. Bu da İran’ın egemenlik kavramını karşılıklı bir hukuk ilkesi olarak değil, kendi çıkarlarına göre kullanılan tek taraflı bir araç olarak gördüğünü göstermektedir.
İran’ın Azerbaycan’a yönelik tehditkâr söylemleri, sınır bölgelerinde düzenlediği askerî tatbikatlar ve Bakü’nün bağımsız dış politika tercihlerine müdahale girişimleri, Tahran’ın “komşuların güvenliğine saygı” söylemiyle açık biçimde çelişmektedir.
Bu nedenle Ankara’nın verdiği mesaj yalnızca Ortadoğu’ya değil, Güney Kafkasya’ya da uzanmaktadır: Hiçbir devlet, komşusunun egemenliğini kendi güvenlik doktrininin alt maddesi hâline getiremez.
Tahran’ın öfkesi bir savunma refleksidir
İran’ın Hakan Fidan’a verdiği sert yanıt, güçlü bir diplomatik karşı saldırıdan çok, sorgulanan bir nüfuz düzeninin savunma refleksidir. Tahran, İsrail ile kıyaslanmaya tepki gösterirken kendi bölgesel politikasının sonuçlarıyla yüzleşmek istememektedir.
Oysa İran yönetimi gerçekten İsrail’den farklı bir bölgesel düzen savunduğunu göstermek istiyorsa bunu sözlerle değil, politikalarıyla kanıtlamak zorundadır. Irak devletini milislerin gölgesinden kurtarmalı, Suriye’deki silahlı ağlarını azaltmalı, Lübnan’ın egemenliğine saygı göstermeli ve komşu ülkelerin bağımsız dış politika tercihlerine tehdit diliyle karşılık vermekten vazgeçmelidir.
Bölge ülkelerinin egemenliğine saygı duyulmasını istemek İran düşmanlığı değildir. Tam tersine bu, İran dâhil bütün bölgenin savaştan, vekâlet çatışmalarından ve sınır aşan tahakküm siyasetinden kurtulması için gerekli olan en temel ilkedir.
Hakan Fidan’ın sözleri Tahran’ı rahatsız etmiş olabilir. Ancak asıl sorulması gereken, Türkiye’nin İran’ı neden İsrail’le aynı cümlede andığı değil; İran’ın yıllardır izlediği siyasetin neden böyle bir karşılaştırmayı mümkün hâle getirdiğidir.
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.

[…] TAHRAN’IN RAHATSIZLIĞI: HAKAN FİDAN, İRAN’IN BÖLGESEL DOKUNULMAZLIK ZIRHINI DELDİ […]
[…] TAHRAN’IN RAHATSIZLIĞI: HAKAN FİDAN, İRAN’IN BÖLGESEL DOKUNULMAZLIK ZIRHINI DELDİ […]