İsfahan’daki Ocak ayı protestolarında gözaltına alınan 43 yaşındaki Leyla Abulhasani, “muharebe” suçlamasıyla idama mahkûm edildi. Karar, İran Meclisi’nin halka karşı hazırladığı “yabancı nüfuz” ve kamuoyunda “korku kanunu” olarak anılan baskı düzenlemelerinin sahadaki yansıması olarak değerlendiriliyor.
İran’da protestoculara yönelik ağır cezalar sürüyor. İsfahan’ın Şahinşehr kentinde Ocak ayı protestoları sırasında gözaltına alınan 43 yaşındaki Leyla Abulhasani, “muharebe” suçlamasıyla idama mahkûm edildi.
İki ergen kız çocuğu annesi ve kuaför olan Abulhasani, 18 Ocak 2026 akşamı protestolar sırasında tutuklanarak İsfahan’daki Devletabad Cezaevi’ne gönderildi. İddialara göre Abulhasani, “Ofogh Kourosh” mağazalarından birinde çıkan yangını cep telefonuyla görüntülediği sırada gözaltına alındı.
Ancak İsfahan Devrim Mahkemesi’nin 5. Şubesi, görüntü çekme eylemini mağazanın yakılmasına katılım olarak değerlendirdi. Mahkeme, Abulhasani’yi “mağazayı yakmaya iştirak” ve “muharebe” suçlamalarıyla idama mahkûm etti.
Abulhasani’nin herhangi bir silahlı eyleme katıldığına, güvenlik güçlerine saldırdığına ya da mağazayı bizzat yaktığına ilişkin kamuoyuna açık, bağımsız ve somut bir kanıt bulunmuyor. Buna rağmen bir yangını görüntülediği iddiası, ölüm cezasına gerekçe hâline getirildi.
Bu karar, İran’da yargının hukuk kurumu olmaktan çıkarılarak güvenlik aygıtının cezalandırma aracına dönüştürüldüğünü gösteriyor. “Muharebe” gibi ağır ve muğlak suçlamalar, protestocuları susturmak ve toplumun tamamına gözdağı vermek amacıyla kullanılıyor.
Meclis’teki “korku kanunu”, mahkeme salonlarında uygulanıyor
Leyla Abulhasani hakkında verilen idam kararı, İran Meclisi’nin son dönemde gündeme getirdiği ve kamuoyunda “korku kanunu” olarak anılan baskıcı düzenlemelerden bağımsız değerlendirilemez.
Söz konusu düzenlemeler; gazetecileri, akademisyenleri, sanatçıları, aktivistleri ve hükümeti eleştiren yurttaşları “yabancı nüfuz”, “kamu düzenini bozma” ve rejime karşı faaliyet gibi geniş kapsamlı suçlamalarla karşı karşıya bırakıyor. Böylece eleştiri, haber takibi, görüntü kaydı ve toplumsal itiraz bile güvenlik suçu olarak tanımlanabiliyor.
Meclis’in hazırladığı bu hukuk düzeni, halka güvence vermek için değil, halkı sindirmek için kullanılıyor. Parlamento düzeyinde hazırlanan muğlak suç tanımları, Devrim Mahkemeleri’nin elinde ağır hapis ve idam kararlarına dönüşüyor.
Abulhasani’nin dosyasında da aynı yöntem görülüyor: Önce protesto kriminalize ediliyor, ardından olayları görüntüleyen kişi “suç ortağı” ilan ediliyor. Böylece rejim, yalnızca sokağa çıkanları değil, tanıklık edenleri de cezalandırmak istiyor.
Çünkü baskıcı yönetimler yalnızca eylemden değil, gerçeğin kayda geçirilmesinden de korkar. Bir yangını görüntülemek, İran rejiminin gözünde neden idamlık bir suç sayılmaktadır? Bu sorunun cevabı hukukta değil, rejimin korku siyasetinde yatmaktadır.
Dosya Yüksek Mahkeme’nin önünde
Leyla Abulhasani’nin yedi aydan fazla bir süredir Devletabad Cezaevi’nde tutulduğu bildiriliyor. Hakkındaki karara itiraz edilmesinin ardından dosya, incelenmek üzere İran Yüksek Mahkemesi’ne gönderildi.
Yüksek Mahkeme’nin kararı onaması hâlinde Abulhasani idam edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Bu nedenle dosya, yalnızca bir annenin yaşam hakkıyla ilgili değil; İran’da yargının siyasi baskıdan bağımsız olup olmadığını gösterecek önemli bir sınav niteliğinde.
Leyla Abulhasani hakkında verilen karar, İran rejiminin Ocak ayı protestolarına verdiği cevabın özünü ortaya koyuyor: Ekonomik ve siyasi taleplere yanıt vermek yerine tutuklama, ağır suçlamalar ve idam tehdidi.
İran Meclisi’nin “korku kanunu” toplumu susturmak için kâğıt üzerinde hazırlanırken, Devrim Mahkemeleri bu korkuyu gerçek bir cezaya dönüştürüyor. Bir anne, iki çocuğundan koparılmak ve idam edilmekle karşı karşıya bırakılıyor.
Bu, adalet değil; halka karşı örgütlenmiş devlet korkusudur.
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
