Sima Alipur, Vahid Abheri, Salar Taherafşar ve Nima Radmaneş, “rejime karşı propaganda”, “devlet unvanını gasp etme” ve “kamuoyunu yanıltma” suçlamalarıyla yargılanacak
HARAYHABER | Haber–Analiz
İran’da Güney Azerbaycan Türklerinin millî, kültürel ve sivil hakları için faaliyet yürüten dört aktivist hakkında yeni bir adli süreç başlatıldı. Sima Alipur, Vahid Abheri, Salar Taherafşar ve Nima Radmaneş’e gönderilen tebligatlara göre aktivistlerin, 7 Mehr 1405’te — 29 Eylül 2026 Salı günü — Tebriz Devrim Mahkemesi’nin 3. Şubesi’nde hazır bulunmaları istendi.
Medyaya aktardığı bilgilere göre aktivistlere yöneltilen suçlamalar “İran İslam Cumhuriyeti aleyhine propaganda”, “devlet unvanını sahte biçimde kullanma” ve “kamuoyunun zihnini bulandırma” olarak sıralandı. Tebligatın mahkeme veya savcılık tarafından yayımlanmış tam metni kamuya açık olmadığı için suçlamalar, kesinleşmiş bir hüküm değil, İran yargı makamlarının yönelttiği isnatlar olarak değerlendirilmelidir.
Dört aktivist aynı dosyada hedef alındı
Sima Alipur, Vahid Abheri, Salar Taherafşar ve Nima Radmaneş, Güney Azerbaycan’daki millî hareket içinde faaliyet gösteren isimler olarak daha önce de güvenlik kurumlarının ve yargı makamlarının baskısıyla karşı karşıya kaldı.
İran’daki güvenlik-yargı mekanizmasının bu tür dosyalarda izlediği yöntem genellikle aynıdır: Önce aktivistler istihbarat birimlerine çağrılmakta, ardından haklarında “rejime karşı propaganda”, “kamuoyunu yanıltma” veya “ulusal güvenliğe karşı eylem” gibi geniş ve yoruma açık suçlamalar yöneltilmektedir.
İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı’nın Ekim 2025 tarihli bir raporunda da Sima Alipur, Vahid Abheri, Salar Taherafşar ve Nima Radmaneş’in aralarında bulunduğu altı Güney Azerbaycanlı aktivistin Tebriz’deki 3. Savcılık Soruşturma Şubesi’ne çağrıldığı bildirilmişti. Aynı dosyada “rejim aleyhine propaganda”, “kamuoyunu yanıltma” ve devletle ilgili resmî belge veya unvanların sahte kullanılması yönünde suçlamalar yer almıştı.
Bu nedenle yeni duruşma çağrısı, tek başına ortaya çıkan bir adli işlemden çok, Güney Azerbaycanlı aktivistlere yönelik devamlı ve aşamalı baskı politikasının yeni halkası olarak görülmelidir.
Devrim Mahkemesi’nin yetkisi tartışma konusu
Dosyadaki en dikkat çekici hukuki mesele, üç farklı suçlamanın aynı mahkemenin önüne getirilmesidir.
İran Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 303. maddesine göre Devrim Mahkemeleri esas olarak iç ve dış güvenliğe karşı suçlar, rejime karşı örgütlenme ve toplantı, silahlı eylemler, uyuşturucu ve benzeri ağır suçlara bakmaktadır.
“İran İslam Cumhuriyeti aleyhine propaganda” suçlaması ise İran Ceza Kanunu’nun 500. maddesine dayandırılmaktadır. Bu madde, rejim aleyhine veya rejime muhalif grup ve örgütler lehine propaganda faaliyetlerini hapis cezasıyla karşılamaktadır.
Bu suçlama, İran uygulamasında çoğunlukla güvenlik suçu kabul edilerek Devrim Mahkemesi’nin görev alanına sokulmaktadır. Ancak “kamuoyunu yanıltma” ve “devlet unvanını gasp etme” suçlamalarının doğrudan Devrim Mahkemesi’nin görev alanına girdiği söylenemez.
“Kamuoyunu yanıltma” suçlaması genellikle Ceza Kanunu’nun 698. maddesi kapsamında değerlendirilmektedir. Bu maddede, kamuoyunu veya resmî makamları yanıltmak amacıyla gerçek dışı bilgilerin yayılması ve kişilere ya da kurumlara gerçeğe aykırı fiiller isnat edilmesi suç olarak düzenlenmiştir.
“Devlet unvanını gasp etme” suçlaması ise Ceza Kanunu’nun 555. maddesiyle ilişkilendirilmektedir. Bu madde, kişinin herhangi bir resmî görevi veya devlet izni olmadan kendisini devlet memuru ya da resmî görev sahibi olarak tanıtmasını düzenlemektedir.
Dolayısıyla savunma makamının, yalnızca propaganda suçlamasının Devrim Mahkemesi’nin görev alanına girdiğini; diğer suçlamaların ise ayrı biçimde genel ceza mahkemelerinde görülmesi gerektiğini ileri sürmesi mümkündür. Dosyanın bağlantılı suçlar gerekçesiyle tek mahkemede birleştirilip birleştirilemeyeceği ise tebligatın tam içeriğine ve iddianamedeki hukuki nitelendirmeye bağlıdır.
Geniş ve belirsiz suçlamalarla siyasal faaliyet kriminalize ediliyor
İran’daki bu tür davaların temel sorunu, suçlamaların çoğu zaman somut ve açık bir eylemden çok, geniş siyasi yorumlara dayanmasıdır.
“Rejim aleyhine propaganda” ifadesi, eleştirel açıklamalardan sosyal medya paylaşımlarına, millî kimlik taleplerinden kültürel etkinliklere kadar geniş bir alanda kullanılabilmektedir. Böylece herhangi bir silahlı eylem, şiddet çağrısı veya kamu düzenine yönelik somut tehdit bulunmadan da millî hak talebi “güvenlik suçu” kategorisine sokulabilmektedir.
Oysa bir kişinin ana dilinde eğitim istemesi, kendi tarihini ve kimliğini savunması, çevre sorunlarına dikkat çekmesi veya Güney Azerbaycan Türklerinin haklarını gündeme taşıması tek başına suç teşkil etmez. İddia makamının, suçlamanın unsurlarını somut delillerle ortaya koyması gerekir.
“Kamuoyunu yanıltma” suçlaması bakımından da yalnızca eleştirel veya muhalif bir görüşün açıklanması yeterli değildir. Gerçeğe aykırı belirli bir bilginin, belirli bir kastla yayıldığının gösterilmesi gerekir. Aynı şekilde devlet unvanını gasp etme suçlaması için de aktivistlerin hangi resmî unvanı, ne şekilde ve hangi somut eylemle sahte olarak kullandığının açıkça ortaya konulması zorunludur.
Aksi hâlde suçlama başlıkları, hukuki sorumluluk belirlemekten çok siyasal baskı aracı hâline gelir.
Tebriz’de yargı, güvenlik politikasının uzantısı gibi işletiliyor
Tebriz, Güney Azerbaycan Türklerinin millî bilincinin ve toplumsal hareketliliğinin merkezidir. Bu nedenle İran güvenlik aygıtı, bölgede ortaya çıkan her türlü örgütlenme, kültürel faaliyet veya kimlik talebini yalnızca adli bir mesele olarak değil, rejimin merkezî ve Farsçı yapısına yönelik siyasal tehdit olarak değerlendirmektedir.
Bu yaklaşımın sonucu olarak aktivistler, aynı anda istihbarat, savcılık ve mahkeme süreçleriyle kuşatılmaktadır. Önce gözaltı veya istihbarata çağrı, ardından kefalet, daha sonra yeniden soruşturma ve yeni bir mahkeme çağrısı gelmektedir. Böylece kişi hakkında kesin hüküm çıkmasa bile sürekli bir belirsizlik, ekonomik yük ve psikolojik baskı yaratılmaktadır.
Dört aktivistin aynı dosya içinde yargılanmak üzere çağrılması da bu yöntemin toplu biçimde uygulandığını göstermektedir. Buradaki amaç yalnızca dört kişiyi cezalandırmak değil, aynı zamanda Güney Azerbaycan toplumuna açık bir mesaj vermektir:
“Kimliğinizi, dilinizi ve millî taleplerinizi kamusal alana taşırsanız, güvenlik dosyasıyla karşılaşırsınız.”
Uluslararası hukuk açısından ciddi soru işaretleri
Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 19. maddesi, herkesin düşünce ve ifade özgürlüğüne sahip olduğunu kabul etmektedir. Sözleşmenin 14. maddesi ise adil yargılanma, bağımsız ve tarafsız mahkeme önünde yargılanma ve suçluluğu kesinleşinceye kadar masum sayılma ilkelerini güvence altına almaktadır.
Devletler kamu düzeni veya güvenlik gerekçesiyle bazı sınırlamalar getirebilir. Ancak bu sınırlamaların kanuna dayanması, gerekli olması ve ölçülü uygulanması gerekir. Eleştirel siyasi görüşleri, millî kimlik taleplerini veya barışçıl örgütlenme faaliyetlerini doğrudan “rejime karşı propaganda” olarak nitelendirmek, ifade özgürlüğü üzerindeki sınırlamayı cezalandırma ve susturma aracına dönüştürür.
Bu dosyada da temel soru şudur: Aktivistlere yöneltilen suçlamalar gerçekten somut bir suç eylemine mi dayanıyor, yoksa Güney Azerbaycan Türklerinin kimlik ve hak talepleri mi cezalandırılmak isteniyor?
Sonuç: Dava dört kişiden ibaret değil
Sima Alipur, Vahid Abheri, Salar Taherafşar ve Nima Radmaneş hakkında açılan bu süreç, İran rejiminin Güney Azerbaycan’daki millî hareketi hâlâ öncelikli güvenlik tehdidi olarak gördüğünü ortaya koymaktadır.
Dosyada şiddet, silahlı eylem veya kamu düzenine yönelik somut bir tehdit bulunduğuna dair kamuya açık bir bilgi yoktur. Buna rağmen millî faaliyetler, eleştirel açıklamalar ve kimlik talepleri ağır güvenlik suçlamalarıyla aynı çerçeveye yerleştirilmektedir.
Bu nedenle 29 Eylül’de Tebriz Devrim Mahkemesi’nde görülecek duruşma, yalnızca dört aktivistin şahsi davası değildir. Aynı zamanda İran’daki Türklerin ifade özgürlüğü, kimlik hakları ve barışçıl siyasi faaliyet alanının ne kadar daraltıldığını gösterecek yeni bir sınavdır.
İran yönetimi, Güney Azerbaycan’ın taleplerini mahkeme salonlarına taşıyarak çözemez. Çünkü baskı, kimliği ortadan kaldırmaz; yalnızca toplumdaki adalet ve özgürlük talebini daha da derinleştirir.
HARAYHABER’in notu: Dört aktivist hakkında yöneltilen suçlamalar henüz kesinleşmiş suçlar değildir. Aktivistlerin savunmaları, dosyada gösterilen somut deliller ve mahkemenin yetki kararına ilişkin gelişmeler kamuoyuyla paylaşılmalıdır.
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
