Ali Hamenei’nin tabutu Tahran’dan Kum’a, Necef’ten Kerbela’ya, oradan Meşhed’e taşınırken aslında bir cenaze değil; kırk yılı aşan bir korku düzeninin son perdesi sahneleniyor. Bir diktatör daha toprağa gömülüyor. Fakat İran’da mesele yalnızca bir diktatörün ölümü değildir. Asıl mesele, diktatörlüğün ölmemesi, yalnızca yeni bir sarık, yeni bir isim ve yeni bir dini saltanatla devam ettirilmek istenmesidir.
İran rejimi, Hamenei’nin ölümünü bir yas merasimi gibi değil, bir güç gösterisi gibi örgütledi. Tabutun etrafına devlet protokolü, milis ağları, yabancı heyetler, vekil örgüt temsilcileri ve mezhepçi propaganda dizildi. Bu tablo, rejimin halktan çok kendi gölgesinden korktuğunu gösteriyor. Çünkü gerçek yas halkın kalbinde olur; zoraki yas ise güvenlik koridorlarında, bariyerlerin arkasında ve devlet kameralarının önünde düzenlenir.
Hamenei, dini lider adı altında bir devletin bütün damarlarını kontrol eden mutlak iktidarın sembolüydü. Onun döneminde İran yalnızca bir cumhuriyet olmaktan çıkmadı; aynı zamanda halkların kimliğini ezen, farklı milletleri inkâr eden, Türkleri, Beluçları, Kürtleri, Arapları ve diğer toplulukları Fars merkezli devlet aklına mahkûm eden ideolojik bir hapishaneye dönüştü. Dinin diliyle konuştu, ama devletin ruhunda Farsçılık yürüdü. Mezhep bayrağı açtı, ama merkezileşmiş inkâr siyasetiyle hareket etti.
Bugün toprağa verilen yalnızca Hamenei’nin bedeni değildir; onun temsil ettiği korku, sansür, idam, asimilasyon ve mezhepçi yayılmacılığın da tarih önünde teşhiridir. Ancak bu rejim, kendi liderinin ölümünden bile ders çıkaracak bir yapı değildir. Çünkü İran’daki velayet düzeni kişilere bağlı görünse de aslında bir saltanat mekanizmasıdır. Şah’ın tacı gitti, molla sarığı geldi. Saray değişti, istibdat değişmedi. Tahtın adı cumhuriyet oldu, ama milletlerin iradesi yine yok sayıldı.
Bu nedenle Hamenei sonrası dönem, otomatik olarak özgürlük dönemi anlamına gelmez. Aksine rejim, “şehit lider” anlatısı üzerinden yeni bir dini saltanat üretmeye çalışacaktır. Yeni rehber kim olursa olsun, sistemin temel mantığı değişmediği sürece İran halkları için baskı devam edecektir. Çünkü sorun yalnızca Hamenei değildi; sorun Hamenei’yi üreten, koruyan ve ondan sonra da kendini sürdürmek isteyen rejim aklıdır.
Bu akıl, dini bir inanç alanı olmaktan çıkarıp siyasi tahakküm aracına dönüştürdü. Camiyi devletin propaganda kürsüsüne, mezhebi jeopolitik silaha, cenazeyi ise iktidar gösterisine çevirdi. Irak’tan Lübnan’a, Yemen’den Afganistan’a kadar kurulan vekil ağlarının tabut başında görünmesi tesadüf değildir. Rejim, Hamenei’nin ölümünü bile “bölgesel nüfuz haritası” olarak sergilemek istemektedir.
Fakat bütün bu gösterinin arkasında derin bir korku vardır. Çünkü Hamenei’nin ölümü, İran rejiminin yenilmezlik efsanesini kırmıştır. Dini liderin hedef alınması, rejimin en kutsal ve dokunulmaz görünen merkezinin bile korunamadığını ortaya koymuştur. Bu yüzden cenaze merasimi aynı zamanda bir panik yönetimidir. Tahran, tabutu büyüterek yenilgiyi küçültmeye çalışıyor.
Güney Azerbaycan açısından bu ölüm, yalnızca Tahran’daki iktidar krizinin bir parçası olarak okunmamalıdır. Bu olay, İran denilen yapının Türk kimliğine, Türk diline ve Türk varlığına karşı sürdürdüğü tarihsel inkâr siyasetinin devam edip etmeyeceği sorusunu da gündeme getiriyor. Eğer sistem değişmezse, Hamenei’nin ardından gelecek isim de aynı Fars merkezli devlet aklını dini kılıfla devam ettirecektir.
Bugün İran’da “lider değişimi” değil, “rejim sürekliliği” planlanıyor. Halklara özgürlük değil, yeni bir itaat dönemi hazırlanıyor. Dini saltanat, kendini yeniden üretmek için yas törenini bir kurucu mit haline getirmek istiyor. Hamenei’nin tabutu bu yüzden yalnızca mezara değil; yeni bir iktidar anlatısının merkezine taşınıyor.
Ama tarihin hükmü açıktır: Halkların iradesini ezen hiçbir rejim, tabutların etrafında sonsuza kadar yaşayamaz. Diktatörler gömülür; korku düzenleri sarsılır; sahte kutsallıklar dağılır. Geriye yalnızca baskının hesabı, inkâr edilen milletlerin hafızası ve özgürlük talebi kalır.
Ali Hamenei toprağa veriliyor. Fakat İran halkları için asıl soru şudur: Bir diktatör gömülürken, onun kurduğu zulüm düzeni de gömülecek mi; yoksa aynı düzen başka bir sarıkla, başka bir isimle, başka bir dini saltanatla devam mı edecek?
Bugünkü tablo gösteriyor ki rejim, ikinci yolu seçmek istiyor. Ama İran’daki halklar, özellikle de kimliği, dili ve varlığı yıllardır inkâr edilen Türkler açısından artık mesele çok daha nettir: Sorun sadece ölen lider değil; onun arkasında kalan Fars merkezli, mezhepçi ve baskıcı devlet düzenidir. Bu düzen değişmeden hiçbir cenaze kapanış, hiçbir defin son olmayacaktır.
HARAYHABER
Dünyaya Güney Azerbaycan Gözüyle Bakıyoruz
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
