Araştırmacı, Gazeteci: Mesut HARAY
I. Giriş: Tarihin Kırılgan Eşiğinde Bir Coğrafya
Tarih, kimi zaman bir coğrafyanın kaderini belirleyen hadiseleri, resmî anlatıların tozlu raflarında sessizce bekletir. Bu sessizlik, yaşanan acıların unutulmasına değil, bilakis hatırlanmayı bekleyen birer yaraya dönüşmesine yol açar. 18 Nisan 1979 tarihi, işte tam da böylesi bir suskunluğun tam ortasında, Güney Azerbaycan’ın kadim topraklarında kanla yazılmış bir dönüm noktasıdır. Sulduz –ya da günümüzdeki resmî adıyla Nakade/Nagade – şehrinde o gün yaşananlar, yalnızca İran Devrimi’nin hemen ertesinde beliren otorite boşluğunun yol açtığı münferit bir çatışma olarak geçiştirilemeyecek kadar katmanlı, kökleri derinlere uzanan bir meselenin en kanlı tezahürlerinden biridir.
Bu çalışma, Sulduz’da yaşananları, bölgede yüzyılı aşkın bir süredir tekerrür eden etnik temelli şiddet sarmalının bir halkası olarak ele almayı amaçlamaktadır. 1979 İran Devrimi’nin ardından merkezî otoritenin zayıflamasıyla birlikte ortaya çıkan iktidar boşluğu, yalnızca siyasi fraksiyonların değil, aynı zamanda etnik aidiyet temelinde örgütlenmiş silahlı grupların da iştahını kabartmıştır. Bu süreçte İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDP-İ) tarafından Sulduz’da gerçekleştirilen saldırılar, bölgedeki Türk nüfusun varlığını hedef alan planlı ve organize bir şiddet dalgasının en somut örneği olarak tarihteki yerini almıştır.



Ancak Sulduz Katliamı’nı anlamak, yalnızca 1979 yılının o kanlı Nisan günlerine bakmakla mümkün değildir. Bu olay, Güney Azerbaycan coğrafyasında 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren belirli aralıklarla tekrarlanan ve her seferinde binlerce sivilin hayatına mal olan bir şiddet geleneğinin parçasıdır. Bu nedenle, önce tarihin derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkmak ve bu coğrafyada etnik şiddetin nasıl bir süreklilik arz ettiğini anlamak gerekmektedir.
II. Tarihsel Arka Plan: Bir Asırlık Acının İzinde
A. Şeyh Ubeydullah İsyanı ve İlk Kırılma (1880)
Güney Azerbaycan topraklarında etnik temelli çatışmaların tarihsel kökenlerine indiğimizde, karşımıza çıkan ilk büyük kırılma noktası hiç kuşkusuz 1880 yılındaki Şeyh Ubeydullah İsyanı’dır. 19. yüzyılın son çeyreğinde, Kaçar Hanedanı’nın merkezî otoritesinin giderek zayıfladığı, sınır boylarında aşiret yapılanmalarının güç kazandığı bir dönemde patlak veren bu isyan, görünürde İran merkezî hükümetine karşı bir başkaldırı niteliği taşısa da, sahada hedef alınan kesimler ağırlıklı olarak bölgenin yerleşik Türk nüfusu olmuştur.
Şeyh Ubeydullah’ın liderliğindeki silahlı gruplar, Urmiye Gölü’nün batı ve güneybatı kıyılarında yer alan Türk köylerine yönelik sistematik saldırılar düzenlemiş; bu saldırılar sırasında çok sayıda köy ateşe verilmiş, tarım arazileri tahrip edilmiş ve binlerce sivil katledilmiştir. Dönemin Osmanlı ve İran arşiv belgeleri incelendiğinde, bu olayların yalnızca bir isyan hareketi değil, aynı zamanda bölgenin demografik yapısını dönüştürmeyi hedefleyen erken dönem bir etnik temizlik girişimi olduğu açıkça görülmektedir.



Şeyh Ubeydullah İsyanı’nın bastırılmasının ardından bölge görece bir sükûnete kavuşmuş olsa da, bu olay Güney Azerbaycan Türklerinin kolektif hafızasında derin bir yara açmış ve ilerleyen yıllarda benzer saldırıların habercisi olmuştur.
B. Ciloluk Katliamı: I. Dünya Savaşı’nın Gölgesinde Bir İnsanlık Dramı (1918)
Tarihin tekerleği döndükçe, Güney Azerbaycan bir kez daha büyük bir felaketin eşiğine sürüklenmiştir. I. Dünya Savaşı’nın sona erdiği, imparatorlukların çöktüğü, sınırların yeniden çizildiği o çalkantılı dönemde, Urmiye, Selmas ve Hoy bölgelerinde yaşananlar, literatürde “Ciloluk Katliamı” olarak anılan ve hafızalardan silinmesi mümkün olmayan bir trajediye dönüşmüştür.
1918 yılı boyunca, dönemin uluslararası güç dengelerinin ve Büyük Güçler’in Ortadoğu üzerindeki hesaplarının doğrudan etkisi altında hareket eden Ermeni Taşnak çeteleri ve Asuri silahlı gruplar, bölgedeki Türk ve Müslüman nüfusa yönelik geniş çaplı bir imha harekâtına girişmişlerdir. Osmanlı ordusunun bölgeden çekilmesiyle oluşan otorite boşluğunu fırsat bilen bu silahlı gruplar, özellikle Urmiye Gölü’nün batı havzasında yer alan Türk yerleşimlerini hedef almış; köy baskınları, toplu infazlar ve zorunlu göç dalgalarıyla bölgenin demografik haritasını kökünden değiştirmeye çalışmışlardır.
Bu dönemde yaşananların boyutları, günümüzde dahi tam olarak aydınlatılamamış olsa da, güvenilir tarihsel kaynaklar ve arşiv belgeleri ışığında şu tespitleri yapmak mümkündür:
- Kitlesel Sivil Kayıplar: Bölgede yaşayan on binlerce Türk sivil, sistematik saldırılar sonucunda hayatını kaybetmiştir. Özellikle Urmiye şehir merkezi ve çevresindeki köylerde gerçekleştirilen katliamlar, dönemin tanıklıklarına göre haftalarca sürmüştür.
- Yerleşim Yerlerinin Tahribi: Saldırılar sırasında yüzlerce Türk köyü tamamen yakılmış, tarım arazileri kullanılamaz hale getirilmiş, yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan toplulukların maddi ve kültürel varlıkları sistematik biçimde yok edilmiştir.
- Demografik Dönüşüm: Ciloluk Katliamı, yalnızca anlık bir şiddet dalgası değil, aynı zamanda bölgenin etnik dengesini kalıcı olarak değiştiren bir demografik mühendislik projesi olarak değerlendirilmelidir. Katliamlardan sağ kurtulabilen Türk nüfusun önemli bir bölümü, can havliyle daha güvenli bölgelere göç etmek zorunda kalmış; boşaltılan köylere ise farklı etnik gruplar yerleştirilmiştir.





Ciloluk Katliamı, Güney Azerbaycan Türklerinin kolektif hafızasında “Büyük Felaket” olarak yer etmiş; bu travma, sonraki nesillere aktarılan hikâyeler, ağıtlar ve anlatılar aracılığıyla canlılığını bugüne kadar korumuştur.
C. İki Felaket Arasında: Sessizlik Yılları
1880 Şeyh Ubeydullah İsyanı ile 1918 Ciloluk Katliamı arasında geçen yaklaşık kırk yıllık süre zarfında Güney Azerbaycan’da etnik temelli şiddet olayları tamamen sona ermemiş, ancak görece daha düşük yoğunluklu bir seyir izlemiştir. Bu dönemde yaşananlar, daha çok münferit köy baskınları, hayvan hırsızlıkları ve sınırlı çaplı çatışmalar şeklinde tezahür etmiştir. Bununla birlikte, bölgedeki Türk nüfusun demografik ağırlığı büyük ölçüde korunmuş; Urmiye, Sulduz, Selmas, Hoy ve çevresindeki yerleşimlerde Türk kimliği ve kültürü baskın karakterini sürdürmüştür.
Rıza Şah Pehlevi döneminde (1925-1941) uygulanan katı merkeziyetçi politikalar ve etnik unsurları türdeşleştirmeyi hedefleyen asimilasyoncu yaklaşım, her ne kadar bölgedeki Türk varlığı üzerinde baskı oluşturmuşsa da, aynı zamanda silahlı grupların kontrolsüz hareket etmesini de büyük ölçüde engellemiştir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında İran’ın İngiliz ve Sovyet işgaline uğramasıyla birlikte ortaya çıkan kısa süreli otorite boşluğu döneminde ise, Güney Azerbaycan’da Seyyid Cafer Pişeveri liderliğinde kurulan Azerbaycan Millî Hükümeti (1945-1946), bölgedeki Türk nüfus için bir nefes alma aralığı yaratmıştır. Ancak bu deneyimin Sovyetlerin bölgeden çekilmesiyle birlikte, ABD destekli Pehlevi şahını Güney Azerbaycan’a başka kanlı bir katliam yaşatmasıyla bir yıl süre sona ermesi, Güney Azerbaycan Türklerini bir kez daha korunmasız bırakmıştır.
III. Kanlı Bahar: 18 Nisan 1979 Sulduz Katliamı
A. Devrimin Gölgesinde Yükselen Gerilim
1979 yılı, İran tarihinde olduğu kadar Güney Azerbaycan Türklerinin kaderinde de derin izler bırakan bir dönüm noktasıdır. Şubat ayında Muhammed Rıza Şah Pehlevi’nin ülkeyi terk etmesi ve Ayetullah Humeyni’nin sürgünden dönüşüyle birlikte başlayan yeni dönem, yalnızca monarşiden İslam Cumhuriyeti’ne geçişi değil, aynı zamanda ülkenin etnik ve siyasi dengelerinde köklü bir sarsıntıyı da beraberinde getirmiştir.
Devrimin hemen ertesinde ortaya çıkan otorite boşluğu, İran’ın farklı bölgelerinde faaliyet gösteren silahlı grupların sahada etkinlik kazanmasına zemin hazırlamıştır. Bu gruplar arasında, 1945 yılında kurulan ve zaman zaman silahlı mücadele yürüten İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDP-İ) özellikle dikkat çekmektedir. Parti, devrim sonrasında İran’ın kuzeybatısında, özellikle de Batı Azerbaycan eyaleti sınırları içerisinde kalan bölgelerde kontrolü ele geçirmek için harekete geçmiş; bu çerçevede Sulduz (Nagade) şehri, stratejik konumu nedeniyle öncelikli hedeflerden biri haline gelmiştir.





Sulduz, Urmiye Gölü’nün güneybatısında, tarih boyunca Türk nüfusun yoğun olarak yaşadığı bir yerleşim merkezi olagelmiştir. 1979 yılı itibarıyla şehir nüfusunun ezici çoğunluğunu Azerbaycan Türkleri oluşturmakta; bunun yanı sıra sınırlı sayıda Kürt ve diğer etnik gruplar da şehirde ikamet etmekteydi. KDP-İ’nin bölgeye yönelik ilgisi, yalnızca askerî değil, aynı zamanda demografik hesaplara dayanmaktaydı. Parti, Sulduz’u, ilan etmeyi planladığı özerk bölgenin sınırları içerisine dâhil etmeyi amaçlıyor; bu nedenle şehirdeki Türk nüfusun varlığını bir engel olarak görüyordu.
B. Saldırının Anatomisi: Planlı Bir İmha Harekâtı
18 Nisan 1979 sabahı, Sulduz halkı için sıradan bir bahar günü olarak başlamış, ancak saatler ilerledikçe şehir, tarihinin en karanlık sayfalarından birine tanıklık edecek olaylara sahne olmuştur. KDP-İ’ye bağlı silahlı militanlar, sabahın erken saatlerinden itibaren şehrin farklı noktalarından eş zamanlı olarak saldırıya geçmiş; özellikle Türk nüfusun yoğun olarak yaşadığı mahalleler sistematik biçimde hedef alınmıştır.
Saldırının organizasyon biçimi, olayın önceden planlandığını ve belirli bir askerî strateji doğrultusunda yürütüldüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Militanlar, öncelikle şehrin giriş ve çıkışlarını kontrol altına alarak dışarıyla bağlantıyı kesmiş; ardından belirlenen mahallelere yoğun ateş açarak ilerlemeye başlamışlardır. Saldırı sırasında yalnızca ateşli silahlar değil, aynı zamanda el bombaları ve patlayıcılar da kullanılmış; evler tek tek basılarak içeride bulunan siviller acımasızca katledilmiştir.
Olayların seyri içerisinde yaşanan insanlık dramı, sahada bulunan tanıkların ifadeleri ve olaydan sonra bölgeye ulaşabilen gazetecilerin aktarımlarıyla kısmen de olsa kayıt altına alınabilmiştir. Bu tanıklıklara göre:
- Kitlesel Sivil Kayıplar: Saldırılar sırasında resmî olmayan rakamlara göre 500 ila 1000 arasında sivil hayatını kaybetmiştir. Resmî İran kaynakları ise olayları küçümseme eğiliminde olmuş, çok daha düşük rakamlar telaffuz etmiştir. Ancak bağımsız araştırmacıların ve uluslararası insan hakları örgütlerinin çalışmaları, kayıpların çok daha yüksek olduğuna işaret etmektedir.
- Ev Baskınları ve Toplu İnfazlar: Militanlar, özellikle şehrin Türk mahallelerinde ev ev dolaşarak içeride bulunanları dışarı çıkarmış; yaşlı, kadın, çocuk demeden çok sayıda sivili toplu halde infaz etmiştir. Bazı aileler tamamen yok edilmiş; aynı aileden onlarca kişi aynı gün içerisinde katledilmiştir.
- Yerleşim Alanlarının Tahribi: Saldırılar sırasında yüzlerce ev ateşe verilmiş, iş yerleri yağmalanmış, camiler ve diğer kamusal yapılar tahrip edilmiştir. Şehrin Türk mahallelerinin büyük bölümü, saldırıların ardından oturulamaz hale gelmiştir.
- Kadınlara Yönelik Sistematik Şiddet: Saldırılar sırasında kadınlara yönelik cinsel şiddet vakaları da yaşanmış; çok sayıda kadın, militanların sistematik saldırılarına maruz kalmıştır. Bu konu, olayın en karanlık ve konuşulması en zor boyutlarından birini oluşturmakta; mağdurların büyük bölümü yaşadıkları travmayı hiçbir zaman dile getirememiştir.
C. Saldırının Ardındaki Stratejik Hesaplar
Sulduz Katliamı’nı yalnızca bir “aşırılık” veya “kontrolden çıkmış öfke” olarak değerlendirmek, meselenin özünü kavramakta yetersiz kalacaktır. Olayların zamanlaması, hedef seçimi ve uygulanan yöntemler birlikte değerlendirildiğinde, karşımıza belirli bir stratejik hedef doğrultusunda şekillendirilmiş planlı bir operasyon çıkmaktadır.
Bu stratejik hedefin temel bileşenlerini şu şekilde sıralamak mümkündür:
- Demografik Dönüşüm: Sulduz, KDP-İ’nin kontrol etmek istediği coğrafyanın önemli bir parçasıydı. Şehirdeki Türk nüfusun yoğunluğu, bu kontrolü zorlaştıran başlıca etkendi. Saldırıların doğrudan Türk mahallelerini hedef alması, nüfusun demografik ağırlığını kırmaya yönelik bilinçli bir tercihin sonucuydu.
- Psikolojik Yıldırma: Katliamın vahşeti, yalnızca Sulduz’da değil, çevre bölgelerdeki Türk nüfus üzerinde de derin bir korku ve sindirme etkisi yaratmıştır. Bu psikolojik baskı, birçok ailenin yüzyıllardır yaşadıkları toprakları terk etmesine yol açmış; böylece silahlı mücadeleye gerek kalmadan demografik dönüşüm hızlanmıştır.
- Otorite Boşluğundan İstifade: Devrimin hemen ertesinde merkezî hükümetin zayıflığı, sahada fiilî durumlar yaratmak isteyen gruplar için eşsiz bir fırsat penceresi aralamıştır. KDP-İ, bu pencereyi sonuna kadar kullanarak Sulduz’da oldubitti yaratmayı ve uluslararası kamuoyunun dikkati başka yönlere çevrilmişken bölgedeki kontrolünü pekiştirmeyi hedeflemiştir.
- Uluslararası Sessizlik Hesapları: 1979 yılı, İran’da rehineler krizi, Irak-İran savaşının ayak sesleri ve Soğuk Savaş’ın Ortadoğu’daki satranç hamleleriyle doluydu. Bu yoğun gündem içerisinde Sulduz’da yaşananlar, uluslararası toplumun dikkatinden kaçmış; katliamın failleri, işledikleri suçlarla baş başa kalmıştır.
IV. Direnişin Doğuşu: Sulduz Halkının Onurlu Mücadelesi
Tarihin karanlık sayfaları, yalnızca zulmü ve katliamı değil, aynı zamanda zulme karşı gösterilen direnci de kaydeder. Sulduz Katliamı, bu anlamda yalnızca bir trajedi değil, aynı zamanda bölge halkının varoluş mücadelesinde bir kırılma noktasıdır. Saldırıların başlamasıyla birlikte şehirde yaşayan Türk nüfus, sahip olduğu sınırlı imkânlara rağmen hızlı bir şekilde organize olmuş ve etkili bir savunma hattı oluşturmayı başarmıştır.
A. Kendiliğinden Örgütlenme ve Mahalle Savunmaları
Saldırıların ilk saatlerinde yaşanan şok ve panik dalgası, kısa süre içerisinde yerini örgütlü bir direnişe bırakmıştır. Mahalle sakinleri, ellerinde bulunan av tüfekleri ve sınırlı sayıdaki hafif silahlarla bulundukları bölgeleri savunmaya başlamış; kadınlar, çocuklar ve yaşlılar daha güvenli noktalara tahliye edilirken, eli silah tutan erkekler barikatlar kurarak militanların ilerleyişini durdurmaya çalışmıştır.
Bu direnişin en dikkat çekici yönü, tamamen kendiliğinden ve merkezî bir komuta yapısı olmaksızın gelişmesidir. Her mahalle kendi savunmasını örgütlemiş; komşu mahalleler arasında hızlı bir haberleşme ve dayanışma ağı kurulmuştur. Cami hoparlörleri, direnişin haberleşme aracı olarak kullanılmış; imamlar ve mahallenin ileri gelenleri, halkı direnişe teşvik eden konuşmalar yapmıştır.
B. Direnişin Stratejik Önemi
Sulduz’da gösterilen direniş, yalnızca şehrin düşmesini engellemekle kalmamış; aynı zamanda daha geniş bir coğrafyada yaşanabilecek benzer saldırıların önünü kesen bir caydırıcılık unsuru haline gelmiştir. Şayet Sulduz, saldırganların eline kolayca geçmiş olsaydı, bu durum bölgedeki diğer Türk yerleşimleri için de bir emsal teşkil edecek; benzer saldırıların Urmiye, Selmas, Hoy gibi şehirlerde de tekrarlanması kuvvetle muhtemel hale gelecekti.
Direnişin bir diğer önemli sonucu ise, Güney Azerbaycan Türklerinin kolektif bilincinde yarattığı uyanıştır. Sulduz’da yaşananlar, bölgedeki Türk nüfusa, varlıklarını korumak için örgütlenmeleri ve dayanışma içinde hareket etmeleri gerektiğini acı bir tecrübeyle öğretmiştir. Bu bilinçlenme, ilerleyen yıllarda Güney Azerbaycan millî hareketinin şekillenmesinde önemli bir rol oynayacaktır.
C. İnsani Boyut: Kayıplar ve Yaralar
Direnişin kazanımları ne kadar değerli olursa olsun, Sulduz Katliamı’nın insani boyutu hafızalardan silinebilecek gibi değildir. Saldırılarda hayatını kaybeden yüzlerce sivilin acısı, geride kalan aileler için nesiller boyu taşınacak bir yüke dönüşmüştür. Katliamda eşini, çocuklarını, kardeşlerini kaybedenler; evleri başlarına yıkılanlar; yaralanan ama fiziksel olduğu kadar ruhsal yaralar da alanlar… Sulduz, o günden sonra hiçbir zaman eski haline dönememiş; şehirdeki Türk nüfusun önemli bir bölümü, yaşadıkları travmanın etkisiyle daha güvenli gördükleri bölgelere göç etmek zorunda kalmıştır.
Bugün Sulduz’da o günleri hatırlayan yaşlıların anlattıkları, resmî tarihin sessizce geçiştirdiği o kanlı bahar günlerinin canlı tanıklıkları olarak varlığını sürdürmektedir. Bu tanıklıklar, yalnızca geçmişi aydınlatmakla kalmaz; aynı zamanda geleceğe dair önemli uyarılar da içerir.
V. Genel Değerlendirme: Tarihsel Süreklilik İçinde Etnik Şiddet
Güney Azerbaycan coğrafyasında 1880, 1918 ve 1979 yıllarında yaşanan olayları bir bütün olarak ele aldığımızda, karşımıza belirgin bir örüntü çıkmaktadır. Bu örüntüyü anlamak, yalnızca geçmişi aydınlatmak açısından değil, gelecekte benzer trajedilerin yaşanmasını engellemek bakımından da hayati önem taşımaktadır.
A. Şiddetin Döngüsel Karakteri
İncelediğimiz üç büyük kırılma noktası –1880, 1918 ve 1979– arasında yaklaşık kırk yıllık aralıklar bulunmaktadır. Bu döngüsellik, şiddetin belirli koşullar oluştuğunda tekrar etme potansiyeli taşıdığını göstermektedir. Her üç olayda da şu ortak özellikler dikkat çekmektedir:
- Otorite Boşluğu ve Siyasi Kriz Dönemleri: Saldırıların tamamı, merkezî devlet otoritesinin zayıfladığı veya tamamen ortadan kalktığı dönemlerde gerçekleşmiştir. 1880’de Kaçar Hanedanı’nın çöküş süreci, 1918’de I. Dünya Savaşı sonrası imparatorlukların dağılması, 1979’da ise İran Devrimi sonrası geçiş dönemi… Otorite boşluğu, sahada fiilî durumlar yaratmak isteyen silahlı gruplar için uygun zemin hazırlamıştır.
- Sivillerin Doğrudan Hedef Alınması: Her üç olayda da saldırıların ana hedefini sivil nüfus oluşturmuştur. Bu durum, yaşananların iki silahlı güç arasındaki çatışma değil, doğrudan bir etnik temizlik girişimi olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
- Demografik Mühendislik Girişimleri: Saldırıların ardındaki temel saik, bölgenin demografik yapısını değiştirmektir. Katliamlar, zorunlu göçler ve yıldırma politikaları aracılığıyla Türk nüfusun bölgedeki ağırlığının azaltılması hedeflenmiştir.
- Uluslararası Sessizlik ve İlgisizlik: Her üç olayda da uluslararası toplum, yaşanan katliamlara karşı büyük ölçüde kayıtsız kalmış; failler herhangi bir hesap verme mekanizmasıyla karşılaşmamıştır. Bu cezasızlık kültürü, benzer saldırıların tekrarlanma riskini artıran başlıca faktörlerden biridir.
B. Tarihsel Hafızanın Önemi
Sulduz Katliamı’nın ve benzeri olayların üzerinden on yıllar geçmiş olmasına rağmen, bu hadiselerin Güney Azerbaycan Türklerinin kolektif hafızasındaki yeri hâlâ canlıdır. Ancak bu hafızanın, resmî tarih anlatıları içerisinde hak ettiği yeri bulduğunu söylemek güçtür. İran’da egemen tarih yazımı, etnik temelli şiddet olaylarını ya tamamen görmezden gelmekte ya da bu olayları önemsizleştiren, çarpıtan bir dil kullanmaktadır.
Oysa tarihsel hafızanın korunması ve aktarılması, yalnızca geçmişe saygının bir gereği değil, aynı zamanda geleceğe dair bir sorumluluktur. Unutulan veya çarpıtılan her tarihsel olay, benzerlerinin tekrarlanma ihtimalini artırır. Bu nedenle Sulduz Katliamı’nın, Şeyh Ubeydullah İsyanı’nın, Ciloluk Katliamı’nın ve bölgede yaşanan diğer tüm trajedilerin doğru biçimde kaydedilmesi, araştırılması ve gelecek nesillere aktarılması hayati önem taşımaktadır.
C. Günümüze Yansımalar
Sulduz Katliamı’nın üzerinden kırk yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen, olayın etkileri günümüzde de hissedilmektedir. Bölgedeki demografik dengeler, yaşanan katliamlar ve zorunlu göçler neticesinde önemli ölçüde değişmiş; bir zamanlar ezici çoğunluğu Türklerden oluşan Sulduz şehrinde bu oran giderek azalmıştır. Benzer bir demografik dönüşüm, Urmiye, Selmas ve Hoy gibi diğer şehirlerde de gözlemlenmektedir.
Öte yandan, İran’daki siyasi rejimin etnik politikaları, Güney Azerbaycan Türklerinin kültürel ve siyasi hak taleplerini büyük ölçüde görmezden gelmeye devam etmektedir. Ana dilde eğitim hakkının tanınmaması, Türkçe yayınlar üzerindeki kısıtlamalar ve siyasi temsildeki adaletsizlikler, bölgedeki gerilimin kronikleşmesine yol açmaktadır. Bu koşullar altında, tarihsel olarak belirli aralıklarla tekrarlanan etnik şiddet olaylarının bir kez daha yaşanma ihtimali, ne yazık ki göz ardı edilemeyecek bir gerçeklik olarak varlığını sürdürmektedir.
VI. Sonuç: Hafızanın Sorumluluğu, Geleceğin İnşası
18 Nisan 1979 Sulduz Katliamı, Güney Azerbaycan Türklerinin yakın tarihindeki en karanlık sayfalardan biri olarak hafızalara kazınmıştır. Ancak bu trajedi, yalnızca geçmişte yaşanmış ve kapanmış bir hesap değil; aynı zamanda bugüne ve yarına dair önemli dersler içeren bir tarihsel deneyimdir.
Bu derslerin başında, etnik temelli şiddetin belirli tarihsel koşullar altında nasıl tekrar edebileceğini anlamak gelmektedir. Otorite boşluğu, siyasi istikrarsızlık ve uluslararası ilgisizlik bir araya geldiğinde, bölgede yaşayan topluluklar bir kez daha benzer tehditlerle karşı karşıya kalabilir. Bu nedenle, Güney Azerbaycan Türklerinin varlığını ve haklarını koruyabilmesi için her şeyden önce güçlü bir tarih bilincine ve kolektif hafızaya ihtiyacı vardır.
İkinci olarak, Sulduz’da gösterilen direnişin önemi vurgulanmalıdır. Bölge halkı, kendisine yönelen imha girişimine karşı gösterdiği örgütlü direnişle yalnızca şehrini değil, aynı zamanda onurunu ve varoluş iradesini de korumuştur. Bu direniş ruhu, bugün de Güney Azerbaycan Türklerinin karşı karşıya kaldığı asimilasyon ve baskı politikalarına karşı en önemli dayanak noktasıdır.
Üçüncü olarak, uluslararası toplumun sorumluluğuna işaret etmek gerekmektedir. Sulduz Katliamı başta olmak üzere bölgede yaşanan etnik temelli şiddet olayları, uluslararası kamuoyunun yeterli ilgiyi göstermemesi nedeniyle büyük ölçüde cezasız kalmıştır. Bu cezasızlık, yalnızca geçmişin değil, geleceğin de tehdidi altında olduğu anlamına gelmektedir. Uluslararası insan hakları örgütleri ve sivil toplum kuruluşları, bölgede yaşanan veya yaşanması muhtemel insan hakları ihlallerine karşı daha duyarlı ve proaktif bir tutum benimsemelidir.
Son olarak, Sulduz Katliamı’nın ve benzeri olayların akademik araştırmalara konu edilmesi, uluslararası literatürde hak ettiği yeri bulması ve özellikle genç nesillere doğru biçimde aktarılması büyük önem taşımaktadır. Tarihin karanlık sayfaları, yalnızca hatırlanmak ve anlaşılmak suretiyle aydınlanabilir. Unutulan her acı, yarın yeniden yaşanmaya adaydır.
Güney Azerbaycan’ın kadim topraklarında, Urmiye Gölü’nün sularına yansıyan dağların gölgesinde, tarih suskunluğunu korumaya devam etmektedir. Ancak bu suskunluk, yaşananların unutulduğu anlamına gelmez. Aksine, her bir karış toprak, her bir taş, her bir ağaç, o kanlı bahar günlerinin tanığıdır. Ve bu tanıklık, bir gün hakikatin bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacağı ana kadar sürecektir.
VII. Kaynakça
- Atabaki, Touraj. Azerbaijan: Ethnicity and the Struggle for Power in Iran. London: I.B. Tauris, 2000.
- Cronin, Stephanie. *Tribal Politics in Iran: Rural Conflict and the New State, 1921-1941.* London: Routledge, 2007.
- Entessar, Nader. Kurdish Ethnonationalism. Boulder: Lynne Rienner Publishers, 1992.
- McDowall, David. A Modern History of the Kurds. London: I.B. Tauris, 2004.
- Oberling, Pierre. The Qashqai Nomads of Iran. Costa Mesa: Mazda Publishers, 2006.
- Osmanlı Arşiv Belgeleri (19.–20. Yüzyıl): Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İstanbul.
- İran Millî Arşiv Belgeleri (19.–20. Yüzyıl): İran Millî Kütüphane ve Arşiv Kurumu, Tahran.
- Saha Araştırmaları ve Sözlü Tarih Çalışmaları: Sulduz ve çevre bölgelerde yaşayan tanıklarla gerçekleştirilen mülakatlar (2005-2023).
HARAYHABER | Araştırma – Analiz
HARAYHABER ile Dünyaya Güney Azerbaycan Gözüyle Bakıyoruz
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
