Araştırmacı, Gazeteci: Mesut HARAY

İran ile ABD arasındaki gerginlik artık sıradan bir diplomatik kriz olmaktan çıkmış durumdadır. Bu mesele ne yalnızca nükleer dosyadır, ne de yalnızca Washington ile Tahran arasında yaşanan klasik bir güç gösterisidir. Bugün karşımızda duran tablo daha derindir: Çökmekte olan bir rejimin savaş diliyle ayakta kalma çabası, küresel gücün askeri baskı ile diplomatik sonuç alma hesabı ve bütün bu hesapların ortasında ateşe sürüklenen bir bölge.

İran rejimi yıllardır içeride halkına baskı, dışarıda ise “direniş” söylemi satmaktadır. Ancak bu söylemin arkasında güçlü bir devlet aklı değil, korku, kriz ve çıkışsızlık vardır. Tahran, her sıkıştığında düşman üretmekte; her ekonomik çöküşü, her toplumsal patlamayı ve her siyasi meşruiyet krizini “dış tehdit” perdesiyle örtmeye çalışmaktadır.

Bugün de aynı oyun sahnededir. Rejim, ABD tehdidini yalnızca dış politika meselesi olarak değil, içeride toplumu susturma aracı olarak kullanmaktadır. Savaş gölgesi büyüdükçe, rejim kendi başarısızlıklarını unutturmak istemektedir. Açlık, işsizlik, yoksulluk, eğitim krizi, etnik baskı, kadınlara yönelik zorbalık, Türklerin ana dili hakkının gasp edilmesi ve gençlerin gelecek umudunun yok edilmesi; bütün bunlar savaş gürültüsü altında görünmez kılınmak istenmektedir.

Ancak gerçek açıktır: İran halklarının en büyük düşmanı dışarıdan gelen füze değil, içeride kendi halkına düşman kesilmiş rejim düzenidir.

Savaş mı, kontrollü tırmandırma mı?

Bugün sorulması gereken soru şudur: ABD İran’a karşı tam kapsamlı bir savaşa mı hazırlanıyor, yoksa Tahran’ı daha ağır tavizlere zorlamak için kontrollü bir tırmandırma mı yürütüyor?

Şimdilik görünen tablo ikinci ihtimali daha güçlü kılmaktadır. ABD açısından İran’a karşı kara savaşı başlatmak, bölgeyi uzun yıllar sürecek bir bataklığa çevirebilir. İran coğrafyası geniştir, toplumsal dokusu karmaşıktır, dağlık alanları fazladır ve içeride birçok fay hattı vardır. Washington bunu bilmektedir.

Bu yüzden ABD’nin daha olası stratejisi doğrudan işgal değil; askeri baskı, hava saldırıları, enerji altyapısı üzerindeki tehdit, deniz yolları denetimi, ekonomik boğma ve diplomatik masada Tahran’ı diz çöktürme hesabıdır.

Yani mesele “ABD İran’ı işgal edecek mi?” sorusundan çok daha farklıdır. Asıl soru şudur:

ABD, İran rejiminin nefes borularını keserek onu masaya daha zayıf oturtmak mı istiyor?

Bu sorunun cevabı büyük ölçüde evettir.

Tahran’ın çıkmazı: Cevap verse yanar, susarsa çöker

İran rejimi bugün tehlikeli bir ikilemin içindedir. Eğer ABD’ye karşı sert cevap verirse, daha büyük ve yıkıcı saldırılara kapı aralayabilir. Eğer cevap vermezse, içeride “direniş devleti” diye kurduğu ideolojik duvar çöker.

Bu, rejimin en büyük açmazıdır.

Tahran yıllarca halka “Amerika’ya meydan okuyan güç” imajı sattı. Fakat gerçek savaş ihtimali belirdiğinde rejimin ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıktı. Çünkü meydanlarda slogan atmak kolaydır; ama askeri, ekonomik ve siyasi maliyeti ağır bir savaşın yükünü taşımak başka bir şeydir.

İran rejimi savaş istemiyor, ama savaş söylemi olmadan da ayakta kalamıyor. Bu yüzden gerginliği sürekli diri tutuyor. Ne tam geri adım atabiliyor, ne de sonuna kadar ileri gidebiliyor. Bu da bölgeyi sürekli patlamaya hazır bir barut fıçısına çeviriyor.

Hürmüz: Boğaz değil, dünya ekonomisinin şah damarı

İran–ABD geriliminin en tehlikeli noktası Hürmüz Boğazı’dır. Tahran her sıkıştığında Hürmüz kartını masaya koymaktadır. Çünkü Hürmüz, yalnızca İran’ın değil, Körfez’in, Asya’nın, Avrupa’nın ve dünya enerji piyasalarının en hassas geçiş noktalarından biridir.

Eğer bu boğazda ciddi bir kapanma, saldırı veya uzun süreli deniz krizi yaşanırsa, savaş yalnızca askerî cephede kalmaz. Petrol fiyatları yükselir, enerji piyasaları sarsılır, enflasyon dalgası büyür, Türkiye dâhil birçok ülke ekonomik baskı altında kalır.

Bu nedenle Hürmüz, Tahran’ın elindeki en tehlikeli karttır. Fakat aynı zamanda rejimin kendi boğazına dayanmış bıçaktır. Çünkü İran bu kartı sonuna kadar kullanırsa, yalnızca ABD’yi değil, Çin’i, Hindistan’ı, Körfez ülkelerini, Avrupa’yı ve küresel enerji sistemini de karşısına alabilir.

Tahran’ın sorunu da burada başlıyor: Elindeki tehdit kartı büyük görünse de, onu sonuna kadar oynayacak gücü ve dayanıklılığı yoktur.

Rejimin asıl korkusu dış savaş değil, iç çöküştür

İran rejiminin zayıf noktası yalnızca askeri üsleri, nükleer tesisleri veya enerji altyapısı değildir. Asıl zayıf noktası içeridedir.

İran ekonomisi yıllardır ağır kriz içindedir. Halkın sofrası küçülmüş, gençlerin umudu tükenmiş, toplumun büyük bölümü rejimden kopmuştur. Kadınlar, işçiler, emekliler, öğrenciler, öğretmenler, etnik ve milli topluluklar rejimin baskı düzeninden bıkmıştır.

Güney Azerbaycan Türkleri açısından mesele daha da derindir. Çünkü İran rejimi yalnızca siyasi baskı uygulamıyor; aynı zamanda Türk kimliğini, ana dilini, kültürel varlığını ve milli haklarını sistematik biçimde bastırıyor. Tahran için Türklerin hak talebi her zaman “güvenlik meselesi” olarak gösteriliyor. Bu, rejimin klasik sömürgeci aklıdır.

Bugün İran’da savaş gürültüsü yükselirken, rejim içerideki bu milli ve toplumsal talepleri bastırmak için yeni bahaneler üretmektedir. Dış savaş tehdidi, içeride daha fazla tutuklama, daha fazla sansür, daha fazla baskı ve daha fazla susturma aracı olarak kullanılabilir.

Bu yüzden İran halkları açısından en büyük tehlike yalnızca ABD saldırısı değildir. En büyük tehlike, rejimin savaş bahanesiyle içeride daha da vahşileşmesidir.

ABD’nin hesabı temiz değil, İran rejiminin söylemi samimi değil

Bu noktada iki tarafı da doğru okumak gerekir.

ABD’nin İran’a dönük siyaseti ahlaki bir demokrasi seferberliği değildir. Washington’un hesabı öncelikle kendi çıkarları, İsrail’in güvenliği, Körfez dengesi, enerji yolları ve küresel güç mücadelesidir. ABD, İran halklarının özgürlüğünü elbette söylem düzeyinde kullanabilir; fakat sahada asıl hesabı stratejiktir.

Öte yandan İran rejiminin “bağımsızlık”, “anti-emperyalizm” ve “direniş” söylemi de büyük bir ikiyüzlülüktür. Kendi halkını ezen, Türklerin ana dilini yasaklayan, kadınlara hayatı zindan eden, farklı milletleri güvenlik tehdidi gibi gören, ülkenin zenginliğini ideolojik savaş ağlarına harcayan bir rejimin özgürlük ve bağımsızlık dersi vermeye hakkı yoktur.

Tahran’ın anti-Amerikancılığı halkın özgürlüğü için değil, rejimin bekası içindir. ABD’nin baskısı da halkların kaderini değil, Washington’un çıkarlarını öncelemektedir.

Bu nedenle İran halkları ve özellikle Güney Azerbaycan Türkleri için doğru çizgi şudur: Ne rejimin savaşçı propagandasına teslim olmak, ne de dış güçlerin karanlık hesaplarında figüran olmak.

Güney Azerbaycan için doğru duruş

Güney Azerbaycan Türkleri bu savaş atmosferinde çok dikkatli, akıllı ve bağımsız bir siyasi çizgi izlemek zorundadır.

Birincisi, Güney Azerbaycan Türkleri İran rejiminin canlı kalkanı değildir. Tahran yıllarca Türkleri yok saymış, ana dilini yasaklamış, milli kimliğini bastırmış, şehirlerini ekonomik ve kültürel bakımdan ihmal etmiş; şimdi savaş zamanı onları “vatan savunması” adı altında kendi rejimini korumaya çağırma hakkına sahip değildir.

İkincisi, Güney Azerbaycan meselesi hiçbir dış projenin arka bahçesi olmamalıdır. PJAK/PKK çizgisindeki silahlı yapılar, etnik kaos planları ve bölgeyi parçalama hesapları Güney Azerbaycan’ın milli davasına zarar verir. Türk milleti kendi siyasi yolunu, kendi milli aklıyla belirlemelidir.

Üçüncüsü, Güney Azerbaycan’ın temel talebi açıktır: Ana dili hakkı, milli kimliğin tanınması, siyasi temsil, kültürel özgürlük, ekonomik adalet ve Türk dünyası ile doğal bağların güçlendirilmesi.

Bu savaşta Güney Azerbaycan’ın görevi rejimin arkasına dizilmek değil; kendi milli varlığını, toplumsal güvenliğini ve siyasi geleceğini korumaktır.

Türkiye ne yapmalı?

Türkiye açısından da tablo son derece hassastır. İran–ABD savaşının büyümesi Türkiye için yalnızca dış politika meselesi değildir. Bu kriz göç dalgası, enerji fiyatları, sınır güvenliği, mezhep gerilimi, PKK/PJAK hareketliliği ve Güney Azerbaycan Türklerinin geleceği açısından doğrudan Türkiye’yi ilgilendirir.

Ankara bu süreçte iki hataya düşmemelidir.

Birinci hata, İran rejimini İran halklarıyla aynı görmek olur. İran rejimi başka, İran’daki Türkler, Farslar, Kürtler, Beluçlar, Araplar ve diğer halklar başkadır. Rejimin bekası ile halkların güvenliği aynı şey değildir.

İkinci hata, İran’ın çöküşü halinde doğacak boşluğu sadece Batı veya silahlı örgütlerin doldurmasına seyirci kalmak olur. Türkiye, özellikle Güney Azerbaycan gerçeğini stratejik, kültürel ve güvenlik boyutuyla doğru okumalıdır.

Türkiye’nin kırmızı çizgileri açık olmalıdır: Sınır güvenliği, Türk varlığının korunması, PKK/PJAK yapılanmalarına alan açılmaması, zorunlu göç dalgasının yönetilmesi ve bölgenin yeni bir vekâlet savaşları cehennemine çevrilmemesi.

Sonuç: Ateş Hürmüz’de yanıyor, korku Tahran’ın içindedir

İran–ABD savaşı bir daha alovlanırmı? Evet, bu ihtimal artık ciddidir. Fakat bu savaş klasik bir cephe savaşı şeklinde değil; enerji hatları, deniz yolları, hava saldırıları, vekil güçler, ekonomik boğma ve psikolojik savaş biçiminde büyüyebilir.

Tahran rejimi dış düşman söylemiyle içerideki çöküşünü gizlemek istiyor. ABD ise askeri baskıyla İran’ı kendi istediği masaya oturtmak istiyor. İsrail bu sürecin sertleşmesini isteyen en önemli aktörlerden biri olarak duruyor. Körfez ülkeleri korku içinde, Türkiye ise bu yangının sınırlarına sıçramaması için çok dikkatli olmak zorunda.

Ama bütün bu hesapların ortasında unutulmaması gereken gerçek şudur:

İran halkları savaşın yakıtı değildir. Güney Azerbaycan Türkleri rejimin siperi değildir. Bölge halkları ne Tahran’ın ideolojik maceralarının, ne de küresel güçlerin stratejik oyunlarının kurbanı olmalıdır.

Bugün Hürmüz’de ateş yanıyorsa, Tahran’da da korku büyümektedir. Çünkü rejim biliyor ki dışarıdan gelen her baskı, içeride yıllardır biriken öfkeyi daha görünür hale getiriyor.

Ve belki de İran rejiminin en büyük korkusu Amerikan füzeleri değil; kendi halklarının artık susmama ihtimalidir.


HARAYHABER
Dünyaya Güney Azerbaycan Gözüyle Bakıyoruz

Yazar

  • Mesut HARAY

    Bu platform, Güney Azerbaycanlı araştırmacı, gazeteci Mesut HARAY tarafından kurulmuştur. Türkiye, Güney Kafkasya, Orta Doğu ve Orta Asya'daki gelişmeleri; tarihsel bağlam, aktörlerin motivasyonları ve uluslararası dengeler ışığında yorumlarız. Tarafsız, bağımsız ve gerçeklere dayalı gazetecilik anlayışıyla; okura yalnızca bilgi değil, anlama yetisi kazandıran bir perspektif sunmak öncelikli hedefimizdir. Bu site; araştıran, sorgulayan ve geleceği öngörmeye çalışan herkes için bir analiz üssüdür.


HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Mesut HARAY adlı kullanıcının avatarı

By Mesut HARAY

Bu platform, Güney Azerbaycanlı araştırmacı, gazeteci Mesut HARAY tarafından kurulmuştur. Türkiye, Güney Kafkasya, Orta Doğu ve Orta Asya'daki gelişmeleri; tarihsel bağlam, aktörlerin motivasyonları ve uluslararası dengeler ışığında yorumlarız. Tarafsız, bağımsız ve gerçeklere dayalı gazetecilik anlayışıyla; okura yalnızca bilgi değil, anlama yetisi kazandıran bir perspektif sunmak öncelikli hedefimizdir. Bu site; araştıran, sorgulayan ve geleceği öngörmeye çalışan herkes için bir analiz üssüdür.

Bir Cevap Yazın

HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin