HARAYHABER | Stratejik Araştırma – Analiz
Araştırmacı, Yazar: Mesut HARAY

İran–ABD–İsrail savaşı, dışarıdan bakıldığında askeri hedeflerin, nükleer tesislerin, füze üslerinin ve Devrim Muhafızları komuta merkezlerinin vurulduğu klasik bir savaş gibi sunuldu. Ancak bu savaşın asıl sonucu cephede değil, İran toplumunun içinde ortaya çıktı. Füzeler gökten inerken, rejim içeride daha sert, daha kapalı ve daha acımasız bir güvenlik düzeni kurdu.

Bu nedenle sorulması gereken temel soru şudur: Bu savaş gerçekten İran rejimini mi zayıflattı, yoksa rejime kendi halkını daha ağır bir baskı altına almak için tarihi bir fırsat mı verdi?

Savaşın propaganda dili “rejimi zayıflatma” üzerine kuruldu. Fakat sahadaki tablo, bu iddianın çok daha karmaşık olduğunu gösteriyor. İran rejimi askeri ve ekonomik olarak ağır darbeler almış olabilir; fakat siyasal olarak kendisini tamamen kaybetmedi. Aksine savaş hali, rejime içeride muhalefeti susturma, interneti kapatma, toplumu korkutma, idamları artırma, yeni güvenlik kadrolarını sahaya sürme ve iktidar geçişini olağanüstü şartlar altında yönetme imkânı sundu.

Bu savaşın en karanlık noktalarından biri, Ali Hamaney sonrası iktidar düzeninin savaş bahanesiyle yeniden şekillendirilmesidir. Normal şartlarda ciddi toplumsal tepki doğurabilecek bir liderlik geçişi, savaş psikolojisi içinde “milli güvenlik”, “direniş” ve “devletin devamlılığı” söylemiyle meşrulaştırılmaya çalışıldı. Yıllardır halkın önemli kesimlerinin tepki gösterdiği Mücteba Hamaney ismi, olağanüstü savaş şartlarında tartışmasız bir biçimde merkeze taşındı.

Bu noktada savaş, rejim için yalnızca dış saldırı değil, aynı zamanda iç iktidar mühendisliği aracı hâline geldi. Halk füzelerin altında kalırken, rejim iktidarın geleceğini garantiye alma hesabı yaptı. Bu, savaşın en görünmeyen ama en stratejik sonucudur.

Devrim Muhafızları içindeki eski kuşak komutanların tasfiye edilmesi veya savaşta devre dışı kalması da rejimin yıkıldığı anlamına gelmez. Tam tersine, bu durum daha genç, daha teknik, daha disiplinli ve daha istihbarat merkezli bir güvenlik kuşağının önünü açmış olabilir. Eski savaş kadrolarının yerine Rusya tipi baskı doktrinleriyle yetişmiş, sistematik kontrol mekanizmalarını bilen, toplum mühendisliğini daha sert uygulayabilecek yeni kadroların gelmesi, İran halkı için daha karanlık bir dönemin habercisi olabilir.

Yani rejim yalnızca asker kaybetmedi; aynı zamanda kendisini yenileme bahanesi de buldu. Eski kadrolar tasfiye edilirken, daha kapalı ve daha acımasız bir güvenlik mimarisi inşa edildi. Bu yüzden “rejim zayıfladı” demek tek başına yeterli değildir. Asıl soru şudur: Zayıflayan rejimin yerine halkın iradesi mi güçlendi, yoksa daha militarist bir rejim modeli mi kuruldu?

Savaşın en ağır bedelini ise İran halkları ödedi. Çocuklar, işçiler, kadınlar, esnaf, öğrenciler, mahkûmlar, hastalar ve yoksullar bu savaşın görünmeyen kurbanları oldu. Askeri hedef adı altında vurulan altyapılar, gerçekte halkın yaşam damarlarını kesti. Enerji tesisleri, petrokimya merkezleri, çelik fabrikaları, limanlar, havaalanları, yollar, köprüler, hastaneler ve iletişim ağları hedef alındığında yalnızca rejim değil, toplumun tamamı cezalandırılmış olur.

Bu savaşta İran’ın nükleer kapasitesi veya füze gücü hedef alınmış olabilir. Fakat halkın ekmeği, ilacı, işi, suyu, elektriği ve geleceği de aynı anda hedef hâline geldi. Bu nedenle savaşın “özgürleştirici” olduğu iddiası ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Çünkü bombaların altında özgürlük değil; yıkım, korku, yoksulluk ve toplumsal travma büyür.

Petrokimya tesislerinin, gaz altyapısının ve çelik sanayisinin vurulması, İran ekonomisinin kalbine indirilmiş ağır darbelerdi. Ancak bu darbelerin sonucu yalnızca rejimin gelir kaybı değildir. Bu saldırılar, yüz binlerce işçinin işsiz kalması, üretimin durması, ilaç ve gıda krizinin derinleşmesi, enflasyonun patlaması ve sıradan insanların yaşamının daha da dayanılmaz hâle gelmesi anlamına gelir.

Bir ülkenin sanayi omurgası kırıldığında, ilk çöken şey rejim olmayabilir; çoğu zaman ilk önce halkın sofrası, işçinin maaşı, hastanın ilacı ve çocuğun geleceği çöker. İran’da da savaşın en çıplak gerçeği budur.

İnternetin kesilmesi ise savaşın başka bir cephesidir. İran rejimi yıllardır toplumu kapalı bir dijital hapishaneye dönüştürmek istiyordu. Savaş, bu hedef için rejime bulunmaz bir fırsat sundu. Uluslararası internetin kesilmesi, yalnızca güvenlik tedbiri değil; toplumun dünyayla bağını koparma operasyonudur. Halkın sesini susturmak, protestoları görünmez kılmak, idamları karanlıkta yürütmek, tutuklamaları duyulmaz hâle getirmek ve rejim karşıtı bilgiyi boğmak için savaş ortamı bilinçli şekilde kullanıldı.

Bu nedenle İran rejimi, dış saldırıyı içeride bir bastırma silahına dönüştürdü. Dışarıdan füzeler gelirken, içeride darağaçları kuruldu. Dışarıda hava saldırıları yapılırken, içeride insanlar “casusluk”, “güvenlik tehdidi” ve “düşmanla işbirliği” suçlamalarıyla susturuldu. Savaşın sisli ortamı, rejimin suçlarını gizlemek için kullanıldı.

Bu noktada asıl çelişki açık biçimde görülmektedir: ABD ve İsrail İran rejimini hedef aldığını söylerken, İran rejimi de kendi halkını hedef aldı. Dış güçler İran’ın askeri ve ekonomik kapasitesini kırmaya çalışırken, rejim de halkın siyasi ve toplumsal direncini kırmaya çalıştı. İki farklı cepheden gelen baskı, aynı halkın üzerine yıkıldı.

İran toplumunun yaşadığı travma yalnızca fiziksel yıkımdan ibaret değildir. Savaş geceleri, füze sesleri, hava saldırıları, kayıplar, belirsizlik, göç, işsizlik, internet karanlığı ve devlet terörü yeni bir toplumsal travma doğurdu. Bu travma kuşaklar boyunca taşınacak kadar ağırdır. Bir halkın hafızasına savaş, ölüm, korku ve çaresizlik yerleştiğinde, o toplumun siyasal iradesi de uzun süre yaralı kalır.

Bu savaşın Güney Azerbaycan Türkleri açısından anlamı ayrıca okunmalıdır. İran rejimi her kriz döneminde yaptığı gibi, dış tehdidi bahane ederek içeride milli hareketleri daha sert baskı altına alma yoluna gidebilir. Güney Azerbaycan Milli Hareketi, İran rejiminin en çok tedirgin olduğu dinamiklerden biridir. Çünkü bu hareket yalnızca kültürel hak talep etmiyor; aynı zamanda Fars merkezci devlet aklının meşruiyetini sorguluyor.

Savaş sonrası daha güvenlikçi bir İran, Güney Azerbaycan Türkleri için daha büyük baskı, daha fazla tutuklama, daha ağır asimilasyon ve daha yoğun istihbarat takibi anlamına gelebilir. Bu nedenle İran’ın askeri olarak zayıflaması, otomatik biçimde Güney Azerbaycan Türklerinin siyasal alanının genişlemesi demek değildir. Aksine rejim, yenilgisinin bedelini içeride milli hareketlerden çıkarmaya çalışabilir.

Burada dikkat edilmesi gereken stratejik nokta şudur: İran rejiminin zayıflaması başka, İran halklarının güçlenmesi başka şeydir. Eğer savaş sonrası süreçte halkların iradesi, milli haklar, yerel temsil, dil özgürlüğü ve demokratik örgütlenme güvence altına alınmazsa, İran’ın zayıflaması yalnızca yeni kaosların kapısını açar.

ABD ve İsrail’in İran politikasında İran halklarının özgürlüğü merkezi bir mesele değildir. Washington ve Tel Aviv açısından öncelik; nükleer program, füze kapasitesi, vekil örgütler, enerji dengesi, Körfez güvenliği ve İsrail’in bölgesel güvenliğidir. Güney Azerbaycan Türklerinin, Beluçların, Arapların, Türkmenlerin veya diğer halkların milli hakları bu hesapların merkezinde yer almaz. Bu gerçek görülmeden yapılan her analiz eksik kalır.

Bu nedenle dış müdahaleyi “kurtuluş” gibi görmek tehlikelidir. İran rejimi elbette baskıcı, yayılmacı, asimilasyoncu ve bölge için tehdit oluşturan bir yapıdır. Ancak bu rejimin dış savaşla zayıflatılması, halkların özgürleşeceği anlamına gelmez. Özgürlük, dış bombardımanın değil; örgütlü halk iradesinin, milli hareketlerin, demokratik temsilin ve siyasal aklın ürünüdür.

İran rejimi savaş mağduriyetini de kendi lehine kullanmaya çalışacaktır. Rejim, yıkımı “direniş”, ölümleri “şehadet”, ekonomik çöküşü “fedakârlık”, baskıyı “milli güvenlik”, internet karanlığını ise “düşmanla mücadele” diye pazarlayacaktır. Bu, İran rejiminin en eski taktiğidir: Kendi beceriksizliğini, baskısını ve halk düşmanlığını dış düşman söylemiyle örtmek.

Fakat gerçek şudur: İran halkları ne ABD’nin füzeleriyle özgürleşir ne de İran rejiminin “direniş” yalanıyla huzura kavuşur. İran halklarının geleceği, ne Washington’un savaş masasında ne Tel Aviv’in güvenlik hesaplarında ne de Tahran’ın karanlık saraylarında belirlenmelidir. Bu gelecek, halkların kendi iradesiyle kurulmalıdır.

Savaşın sonunda ortaya çıkan tablo ağırdır. Rejim darbe aldı ama tamamen yıkılmadı. Halk özgürleşmedi, daha ağır bir güvenlik düzeniyle karşı karşıya kaldı. Ekonomi çöktü, altyapı parçalandı, internet karardı, muhalefet susturuldu, milli hareketler daha büyük baskı tehdidiyle yüzleşti. Yani savaş, İran rejimini sarsarken, İran toplumunu da ezdi.

Bu savaşın görünmeyen yüzü tam olarak budur: Dışarıdan rejime vurulan darbeler, içeride halkların sırtına yük oldu. Rejim yıkılmadı; toplum yıprandı. Devlet zayıfladı; halk daha da savunmasız kaldı. Askeri tesisler vuruldu; ama en büyük yara sıradan insanların hayatında açıldı.

Sonuç olarak İran–ABD–İsrail savaşının en acı dersi şudur: Bir rejimi bombalamak, bir milleti özgürleştirmek değildir. Bir devletin altyapısını yıkmak, halklara demokrasi getirmez. Dış müdahale, eğer halkların örgütlü iradesiyle, milli haklarla ve demokratik gelecek perspektifiyle birleşmezse, yalnızca yeni bir yıkım üretir.

İran rejimi bu savaşı kendi bekası için kullanmaya çalışıyor. ABD ve İsrail bu savaşı kendi bölgesel hesapları için yürütüyor. Fakat İran coğrafyasında yaşayan halklar, özellikle de Güney Azerbaycan Türkleri, bu iki hesap arasında ezilmemelidir.

Gerçek çıkış yolu ne Tahran’ın karanlık rejiminde ne de dış güçlerin savaş planlarındadır. Gerçek çıkış yolu; halkların kendi kaderini tayin hakkı, milli kimliklerin tanınması, Fars merkezci devlet aklının sorgulanması, siyasi mahkûmların serbest bırakılması, asimilasyon politikalarının sona ermesi ve İran coğrafyasında yaşayan bütün halkların eşit, özgür ve güvenli bir gelecek kurmasındadır.

Aksi hâlde bu savaşın adı ne olursa olsun, sonucu değişmeyecektir: Rejim kendini yeniden üretir, dış güçler kendi hesabını yapar, halklar ise enkazın altında kalır.


HARAYHABER
Dünyaya Güney Azerbaycan Gözüyle Bakıyoruz

Yazar

  • Mesut HARAY

    Bu platform, Güney Azerbaycanlı araştırmacı, gazeteci Mesut HARAY tarafından kurulmuştur. Türkiye, Güney Kafkasya, Orta Doğu ve Orta Asya'daki gelişmeleri; tarihsel bağlam, aktörlerin motivasyonları ve uluslararası dengeler ışığında yorumlarız. Tarafsız, bağımsız ve gerçeklere dayalı gazetecilik anlayışıyla; okura yalnızca bilgi değil, anlama yetisi kazandıran bir perspektif sunmak öncelikli hedefimizdir. Bu site; araştıran, sorgulayan ve geleceği öngörmeye çalışan herkes için bir analiz üssüdür.


HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Mesut HARAY adlı kullanıcının avatarı

By Mesut HARAY

Bu platform, Güney Azerbaycanlı araştırmacı, gazeteci Mesut HARAY tarafından kurulmuştur. Türkiye, Güney Kafkasya, Orta Doğu ve Orta Asya'daki gelişmeleri; tarihsel bağlam, aktörlerin motivasyonları ve uluslararası dengeler ışığında yorumlarız. Tarafsız, bağımsız ve gerçeklere dayalı gazetecilik anlayışıyla; okura yalnızca bilgi değil, anlama yetisi kazandıran bir perspektif sunmak öncelikli hedefimizdir. Bu site; araştıran, sorgulayan ve geleceği öngörmeye çalışan herkes için bir analiz üssüdür.

Bir Cevap Yazın

HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin