İran’ı saran savaşın gürültüsü, Güney Azerbaycan’ı kurtaracak bir fırsat değil, tam tersine, milli hareketin dayandığı toplumsal zemini paramparça eden bir felakettir. Kim dış müdahaleden medet umuyor, kim merkeze sadakatle hak beklentisine giriyor: ikisi de aynı stratejik bataklığın içinde debeleniyor. Türkiye–Azerbaycan ekseni için de mesele, geçici jeopolitik kâr hanesine yazılacak bir dipnot değil; Güney Azerbaycan’ın varlığının ve bütün Türk dünyasının kaderinin ipinin üzerinde durduğu tarihî bir uçurumdur.
İran çevresinde patlayan savaş, ne Tahran’la Washington arasında sıradan bir askerî düello, ne de Tel Aviv’in hesaplaşma listesindeki bir sıra numarasıdır. Bu süreç, İran’ın çatısı altında yaşayan bütün milletlerin geleceğini, özellikle Güney Azerbaycan milli hareketinin rotasını ve Türkiye–Azerbaycan ekseninin bölgedeki ağırlığını doğrudan belirleyen çok katmanlı bir yer kabuğu hareketidir. Olaya sadece “rejim zayıflar mı, yıkılır mı?” gibi kör bir mercekle bakmak, yangının boyutunu görmemektir. Asıl soru şudur: Bu savaşın sona erdiği masada Güney Azerbaycan ne kazanacak? Türkiye ve Azerbaycan hangi jeopolitik enkazla yüzleşecek? Milli hareket, hangi stratejik kör noktalarda kan kaybedecek?
Son savaş sürecinde milli hareketin içinden yükselen iki ana refleks, sadece güncel bir panik havasını değil, yıllardır biriken zihinsel dağınıklığın teşhisini de gözler önüne serdi. İlk kesim, İran devletine vuran her darbeyi otomatik bir zafer tablosu gibi okudu. Bu, siyaset değil, öfkenin aklın üzerine çıktığı bir sığınaktır. Amerikan veya İsrail bombardımanının her parçasında, merkezî yapının çözüleceğini ve halkların önünün açılacağını sandılar. Oysa bölgenin son yirmi yılı tam tersini haykırıyor: Dışarıdan gelen şiddet, otoriter yapıları dağıtmaz; onları daha kana susamış güvenlik reflekslerine, daha yoğun baskıya ve daha ölümcül bir merkezîleşmeye iter. İran gibi savaşı içeride meşrulaştırma sanatında uzman bir devlette, dış merminin özgürlük getireceğine inanmak, siyasî analiz değil, intihar duasıdır.
Diğer kesim ise savaş esnasında gösterişli bir sadakat tercihiyle “zor günde devletin yanında durduk, o da bize haklarımızı verse gerek” safsatasına sarıldı. Bu anlayış, İran devlet aklının etnik bağlılığı ödüllendiren bir mekanizma olduğu yanılsamasına dayanır. Oysa İranşehri düşüncesinin özünde çoğulculuk değil, hiyerarşik boyun eğme vardır. Tarih boyunca bu merkez, çevresinin fedakârlığını asla eşit ortaklıkla karşılamamış; her sadakat talebini daha fazla bağlılık, daha fazla suskunluk ve daha fazla teslimiyet şartıyla cevaplandırmıştır. Savaş anında devlete yedeklenmenin, savaş sonrasında milli hakların kapısını aralayacağına inanmak, tarih bilincinden kopuşun ta kendisidir.
Gerçekçi çizgi ise çok daha yalındır: Bu savaş, ne milli harekete kazanç yazacak ne de İran coğrafyasındaki milletlere özgürlük getirecektir. Çünkü bu çatışmanın merkezinde halkların hakları diye bir madde yoktur. Küresel ve bölgesel aktörlerin İran’da hedefi, rejimin bölgesel kapasitesini sınırlamak, askerî ve teknolojik kabiliyetini törpülemek ve kendi jeopolitik hesaplarını yürütmektir. Bunun sonucunda ortaya çıkan tablo ise çoğunlukla devletin tam çöküşü değil; yaralı ama daha içine kapanmış, daha şüpheci ve daha acımasız bir güvenlik devletidir. Böyle bir ortamda ilk ezilenler zaten merkeze en uzak duranlardır: Türkler, Kürtler, Beluçlar, Araplar ve diğer çevre unsurları. Savaşın kazananı olmaz; ezilenin ezileni olur.
Güney Azerbaycan açısından asıl ağır tablo tam burada çöker. Savaş, sadece askerî hedefleri vurmaz; şehirlerin üretim damarlarını, toplumsal dayanıklılık dokusunu, sanayi omurgasını ve ekonomik geleceğini de hedef alır. Fabrikaların, atölyelerin, üretim merkezlerinin ve sivil mahallelerin yıkılması, sadece beton ve demir kaybı değildir. Bu, milli hareketin ayakta durduğu toplumsal zeminin erozyonudur. Çünkü güçlü bir hareket enkaz altındaki şehirlerden doğmaz; ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde duran, eğitimli, örgütlü ve kültürel enerjisini koruyan bir toplumun bağrından çıkar. Savaş bu zemini büyütmez, çoraklaştırır. Rejim elitleri yeraltı sığınaklarında bir sonraki bahsi planlarken, bedeli kendi etiyle canıyla halk öder. Devlet kendini yeniden üretmenin yolunu bulur; millet ise kaybettiği zamanı, üretimi, insan gücünü ve toplumsal moralini nesiller boyu geri kazanamaz.
Burada stratejik bir kanser hücresi var: Güney Azerbaycan milli hareketi, uzun süredir dış gelişmelere aşırı anlam yükleyerek kendi iç kapasite çöküşünü perdeliyor. Temel mesele dışarıdan gelecek sarsıntı değil, içeride inşa edilecek güçtür. Asıl değiştirici kuvvet, dışarıdaki bombardıman uçakları değil; toplumun kendi örgütlenme kabiliyeti, kültürel direnci, ekonomik dayanışması, fikir üretme kapasitesi ve uzun vadeli kadro yetiştirme iradesidir. Bugün Amerika’ya umut bağlayan da, yarın İran devletine sadakatle alan açılacağını sanan da aynı zaafın iki yüzüdür: kendi gücüne değil, başkasının hamlesine yaslanmak. Oysa başkasının savaşı üzerinden milli kurtuluş kurulmaz. Kurulan her şey, ilk sarsıntıda çökmeye mahkûmdur.
Türkiye ve Azerbaycan ekseni açısından bakıldığında da bu dosya bir fırsatçılık fuarı değildir. Ankara ile Bakü için İran’daki her sarsıntı otomatik kazanç hanesine yazılacak bir kalem değildir. Doğrudur; İran’ın bölgesel baskı kapasitesinin zayıflaması, Kafkasya dengesi, Zengezur koridoru, enerji hatları ve Türk dünyasının jeopolitik bağlantıları açısından belirli nefes alma alanları açabilir. Ancak İran’ın kontrolsüz kaotikleşmesi, sınır bölgelerinde güvenlik boşluğu, yeni göç dalgaları, vekil yapıların üremesi, mezhep ve etnik fay hatlarının keskinleşmesi ve büyük güçlerin sahaya daha doğrudan yerleşmesi anlamına gelir. Bu ise Ankara ve Bakü için fırsat değil, doğrudan tehdittir. Enkaz altında kalmış bir Güney Azerbaycan, Türk dünyasının bütünlüğüne hizmet etmez; aksine onu parçalayan bir faktör haline gelir.
Türkiye’nin temel çıkarı, İran’ın ideolojik ve yayılmacı baskı araçlarının sınırlandırılmasıdır; ancak bunun bölgesel çöküş ve sınırsız istikrarsızlık biçiminde tezahür etmesi, Türkiye’nin aleyhine işler. Azerbaycan açısından da durum farklı değildir. Bakü, İran içindeki Türk varlığını tarihî, kültürel ve stratejik bir gerçeklik olarak görmek zorundadır; ancak bu dosyanın dış savaşların enkazı üzerinde çözüleceğini varsaymak, Güney Azerbaycan’ı dış aktörlerin satranç tahtasına terk etmektir. Türkiye–Azerbaycan ekseni için en akılcı yol, Güney Azerbaycan’daki milli şuuru ve toplumsal direnci dolaylı biçimde güçlendiren, ama bunu asla dış bombardıman senaryolarına endekslemeyen uzun vadeli bir stratejik duruş geliştirmektir.
Milli hareketin bugün yüzleşmekten kaçındığı temel sorun, tepki siyaseti ile strateji siyaseti arasındaki uçurumu hâlâ idrak edememiş olmasıdır. Tepki siyaseti, günlük olaylara duygusal, dağınık ve anlık cevaplar verir. Bugün bir bombardımanı alkışlar, yarın devlet söylemine sığınır, ertesi gün total bir moral çöküntüsüne girer. Strateji siyaseti ise çok daha ağır, acımasız ve derin sorular sorar: Bu gelişme beş yıl sonra toplumsal gücümüzü artıracak mı? Kadro kapasitemizi büyütecek mi? Dil ve kimlik direncimizi sağlamlaştıracak mı? Türkiye ve Azerbaycan ile tarihî bağlarımızı daha güçlü bir zemine oturtacak mı? Eğer cevap hayırsa, o gelişme anlık bir heyecan patlaması yaratsa bile stratejik anlamda sıfırdır.
İran’ın askerî ve devlet yapıları içinde Türk kimliğiyle bağını bütünüyle yitirmemiş unsurların varlığı ayrıca ele alınması gereken bir başlıktır. Bu mesele romantik sloganlarla sığlaştırılamaz, ancak küçümsenecek bir yanı da yoktur. Geleceğin dengeleri sadece sokaktaki öfkeyle değil, aynı zamanda kurumların içindeki aidiyetlerle şekillenir. Fakat bu alanı olduğu gibi bir kurtuluş reçetesi saymak da stratejik safsatadır. Milli hareketin bu başlığı duygusal abartılardan arındırarak, soğukkanlı, sabırlı ve uzun vadeli bir perspektifle değerlendirmesi zorunludur. Aksi halde, devletin içindeki her potansiyel müttefik, ya satın alınır ya da tasfiye edilir.
Sonuç: İran savaşı, Güney Azerbaycan milli hareketi için bir kurtuluş yolu değildir. Bu savaş ne dışarıdan beklenen özgürleşmeyi getirir, ne de merkeze sadakat gösterenlere hak dağıtır. Tam tersine: savaş, devlet baskısını daha da kanlılaştırır, toplumsal dokuyu paramparça eder, sanayi ve üretim altyapısını yerle bir eder, sivil kayıpları katlar ve milli hareketin stratejik enerjisini tüketir. Güney Azerbaycan için esas mesele, hangi dış gücün kimi vurduğu değildir; asıl mesele, milli iradenin hangi toplumsal, kültürel ve siyasî temeller üzerinde uzun vadede inşa edileceğidir.
Bugün yapılması gereken en sert ve acımasız eleştiri, savaşın taraflarından birine duygusal yatırım yapan herkese yöneltilmelidir. Çünkü asıl tehlike, sadece yanlış tarafı tutmak değil; kendi tarihî davasını başkalarının savaş ajandalarına rehin vermektir. Güney Azerbaycan dosyası ne Washington’un bombardıman planlarına, ne Tel Aviv’in güvenlik hesaplarına, ne de Tahran’ın “vatan savunması” yalanına sığar. Bu dosya daha derindir, daha tarihîdir ve daha uzun soluklu bir akıl gerektirir. Türkiye ve Azerbaycan’ın da görmesi gereken sert gerçek budur: Güney Azerbaycan meselesi, savaş gürültüsü içinde tüketilecek bir başlık değil; Türk dünyasının geleceğini belirleyecek stratejik bir varoluş davasıdır.
Araştırmacı, Yazar: Mesut HARAY
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
