Araştırmacı, Yazar: Mesut HARAY
Ümit Özdağ gibi akademik geçmişe sahip, devlet reflekslerini bilen ve kendisini Türk milliyetçiliği çizgisinde konumlandıran bir isimden beklenti doğal olarak yüksektir. Bu tür isimlerin ortaya koyduğu her değerlendirme, yalnızca bir görüş değil; aynı zamanda bir yön tayini, bir stratejik çerçeve ve bir zihniyetin yansıması olarak okunur. Bu nedenle İran meselesine dair yaptığı açıklamalar, sıradan bir siyasi yorum olarak değil, Türk dünyasının geleceğini ilgilendiren bir perspektif olarak ele alınmalıdır.
Özdağ’ın “10 milyonlarca İran Türk’ü” ifadesiyle kurduğu dil, ilk bakışta kapsayıcı gibi görünse de, aslında ciddi bir kavramsal sorunu barındırmaktadır. Çünkü “İran Türkü” ifadesi, Türk kimliğini İran devlet kimliği altında tanımlayan bir yaklaşımı ima eder. Oysa Türk milliyetçiliği, kimliği devlet sınırlarına göre değil, tarihsel süreklilik ve milli aidiyet üzerinden tanımlar. Bu açıdan bakıldığında İran’da yaşayan Türkler, “İran Türkü” değil; başta Güney Azerbaycan Türkleri olmak üzere Kaşkayi, Türkmen ve diğer Türk topluluklarıdır. Bu ayrım basit bir isimlendirme değil, doğrudan doğruya kimliğin konumlandırılması meselesidir.
Bu noktada kullanılan dilin önemi büyüktür. Çünkü kavramlar yalnızca anlatım aracı değil, aynı zamanda bir bakış açısının taşıyıcısıdır. “İran Türkü” dediğiniz anda, farkında olmadan Türk kimliğini o devletin alt başlığı haline getirirsiniz. Oysa tarihsel gerçeklik, Türklerin o coğrafyada yalnızca yaşayan bir unsur değil, kurucu ve belirleyici bir güç olduğunu göstermektedir. Bu nedenle kavram hatası, zamanla stratejik bir hataya dönüşür.
Özdağ’ın “İran, yüzlerce yıldır yanımızda” ifadesi ise tarihsel gerçeklikle örtüşmeyen geniş ve problemli bir genelleme olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada asıl sorulması gereken temel soru şudur: “Yanımızda olmak” ne demektir ve hangi somut gerçekliklere dayanır? Eğer bu ifade bir dostluk, stratejik uyum ve ortak kader vurgusu taşıyorsa, özellikle modern ve çağdaş tarih bu iddiayı desteklemekten ziyade çürüten örneklerle doludur.
Son yüz yıla bakıldığında tablo son derece nettir. İran, birçok kritik başlıkta Türkiye ve Türk dünyasıyla aynı çizgide değil, çoğu zaman karşıt veya dengeleyici bir pozisyonda yer almıştır. PKK gibi Türkiye’nin ulusal güvenliğini doğrudan hedef alan yapılara karşı net ve tutarlı bir duruş sergilememesi, hatta dönemsel olarak dolaylı destek iddialarıyla gündeme gelmesi bu çelişkinin önemli göstergelerinden biridir.
Karabağ işgali sürecinde Ermenistan’a sağlanan çeşitli düzeylerdeki destek, Türk dünyasının en temel meselelerinden birinde İran’ın nerede durduğunu açıkça ortaya koymuştur. Aynı şekilde bugün Zengezur Koridoruna karşı sergilenen sert tutum, Türkiye ile Türk dünyası arasındaki jeopolitik bağın güçlenmesini istemeyen bir yaklaşımın devamı niteliğindedir. Bu durum, İran’ın bölgesel stratejisinde Türk dünyasının bütünleşmesini destekleyen değil, sınırlayan ve kontrol altında tutmaya çalışan bir çizgi izlediğini göstermektedir.
Daha da önemlisi, İran’ın kendi coğrafyasında yaşayan ve bin yılı aşkın bir devlet geleneğine sahip olan Türk topluluklarına yönelik politikalarıdır. Anadilde eğitim hakkının engellenmesi, kimlik alanının daraltılması, kültürel baskı, asimilasyon politikaları ve sistematik toplumsal mühendislik uygulamaları; İran’ın Türk kimliğine yaklaşımının dostane değil, kontrol edici ve dönüştürücü bir nitelik taşıdığını ortaya koymaktadır.
Bütün bu gerçeklikler bir arada değerlendirildiğinde, “İran yanımızda” ifadesi tarihsel ve stratejik bir tespitten ziyade, sahadaki gerçeklerle örtüşmeyen bir temenni gibi durmaktadır. Çünkü mesele duygusal yakınlık değil; çıkarların, politikaların ve somut uygulamaların ortaya koyduğu tablodur. Ve o tablo, İran’ın Türk dünyasının bütünleşmesini destekleyen değil, çoğu zaman dengeleyen ve sınırlayan bir aktör olduğunu açıkça göstermektedir.
Özdağ’ın Türk televizyonlarına yaptığı atıf da ayrı bir değerlendirme gerektirmektedir. İran’daki Türklerin Türk televizyonlarını izlediği doğrudur. Ancak bu durum bir başarı göstergesi değil, aksine bir boşluğun işaretidir. Çünkü o insanlar kendi dillerinde özgür medya kuramadıkları için, alternatif bilgi kaynaklarına ulaşamadıkları için Türkiye medyasına yönelmektedir.
Fakat burada asıl mesele, izlenen yayınların niteliğidir. Bugün birçok Türk televizyonu, İran’daki rejimin iç baskı mekanizmalarını yeterince sorgulamadan, meseleyi daha çok dış aktörler üzerinden okumakta ve özellikle “Siyonizm karşıtlığı” üzerinden kurduğu dil ile İran’daki gerçek tabloyu ikinci plana itmektedir. Bu durum, farkında olmadan rejimin söylem alanını genişletmekte ve Türk kamuoyunun adalet duygusunda ciddi bir aşınmaya yol açmaktadır.
Özdağ’ın “Tahran’da, İsfahan’da halk sokaklarda” ifadesi de benzer bir genelleme sorunu taşımaktadır. Çünkü İran’da tek bir “halk” yoktur; farklı kimliklere sahip halklar vardır. Bu halkların önemli bir bölümü yıllardır aynı sokaklarda rejim tarafından bastırılmış, öldürülmüş ve susturulmuştur. Bu nedenle sokakta görülen her kalabalığı “halk” olarak tanımlamak, gerçeği basitleştirmek anlamına gelir.
Burada yapılması gereken ayrım nettir: Rejim yanlısı organize kitle ile rejim baskısı altında yaşayan toplum kesimleri aynı değildir. Bu ayrım yapılmadığında ortaya çıkan tablo, gerçeği yansıtan bir analiz değil, yüzeysel bir genelleme olur.
İran bağlamında gözden kaçırılan en önemli başlıklardan biri de rejimin Türkiye ve Türk dünyasına yönelik yaklaşımıdır. İran’daki ideolojik ve stratejik yapı, uzun süredir Türkiye’nin bölgesel etkisini sınırlamaya çalışan, Türk dünyasının jeopolitik bütünleşmesini dengeleyen bir çizgi izlemektedir. Bu yaklaşım yalnızca dış politikada değil, iç politikada da kendini göstermekte; Güney Azerbaycan Türklerinin kimlik taleplerinin bastırılmasıyla doğrudan bağlantılı bir hale gelmektedir.
Dolayısıyla İran rejimi, yalnızca kendi iç dengeleriyle değil; aynı zamanda Türk dünyasına karşı geliştirdiği stratejik pozisyonla değerlendirilmelidir. Bu gerçek göz ardı edilerek yapılan her analiz eksik kalacaktır.
Özdağ’ın insani yardım çağrısı ise niyet olarak değerlidir. Ancak burada da stratejik bir sorgulama gerekmektedir. İran gibi merkezi kontrolün güçlü olduğu bir yapıda dış yardımlar çoğu zaman doğrudan halka değil, devlet mekanizması üzerinden dağıtılmaktadır. Bu durum, yardımın amacından saparak rejimin kontrolünü güçlendirme riskini beraberinde getirmektedir.
Bu nedenle insani yardım meselesi yalnızca etik bir konu değil, aynı zamanda stratejik bir konudur. Yardımın kime ulaştığı, nasıl kullanıldığı ve hangi sonuçları doğurduğu dikkate alınmadan yapılan çağrılar, iyi niyetli olsa bile beklenen sonucu vermeyebilir.
EK NOT VE KAYNAK
Bu yazıda ele alınan değerlendirmeler, Ümit Özdağ’ın kamuoyuyla paylaştığı açıklamalara dayanmaktadır. Okuyucunun konuyu doğrudan, aracısız ve kendi değerlendirmesiyle inceleyebilmesi adına ilgili paylaşım aşağıda sunulmuştur.
👉 Ümit Özdağ’ın söz konusu paylaşımını buradan izleyebilirsiniz:
https://www.facebook.com/reel/714889364983944



HARAYHABER | Analiz
Dünyaya Güney Azerbaycan gözüyle bakıyoruz.
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
