Uzun zamandır belli çevreler tarafından tekrar edilen bir tez var: “İran bölünürse Türkiye ve Azerbaycan zarar görür.” İlk bakışta temkinli, devlet aklına uygun ve ihtiyatlı görünen bu söylem, aslında derinlemesine incelendiğinde büyük ölçüde korkuya dayalı bir ezberden ibarettir. Çünkü bu cümle, meseleyi Türk dünyasının tarihî, coğrafi ve jeopolitik çıkarları açısından değil; mevcut statükonun korunması açısından okumaktadır. Oysa bazen bir düzenin bozulması değil, o düzenin sürmesi asıl tehlikeyi oluşturur.
Soruyu en baştan doğru sormak gerekir: Bugünkü İran, Türkiye ve Azerbaycan için gerçekten bir güvenlik kuşağı mıdır; yoksa Türk dünyasının doğal birleşme imkânlarını kesen tarihî bir bariyer midir? Bu soruya dürüst cevap verilmeden yapılan her analiz eksik kalacaktır. Çünkü İran dediğimiz yapı, sadece sınırları olan bir devlet değil; aynı zamanda Anadolu ile Türkistan arasındaki stratejik hattı kesen, Güney Azerbaycan Türklerinin millî varlığını baskılayan ve Türk jeopolitiğini daraltan bir merkezdir.
“İran bölünürse kaos olur” diyenler, nedense bugünkü yapının zaten derin bir iç gerilim ürettiğini görmek istemiyor. Oysa İran, kendi içinde etnik, mezhepsel, kültürel ve tarihsel fay hatları taşıyan çok katmanlı bir devlettir. Kürtler, Beluçlar, Araplar, Türkmenler ve özellikle milyonlarca Güney Azerbaycan Türkü, bu yapının tek kimlikli ve doğal bir ulus-devlet olmadığını açıkça göstermektedir. Dolayısıyla mesele, sağlam ve organik bir yapının dışarıdan bozulması değil; zaten gerilim taşıyan bir yapının tarihî basınç altında sarsılmasıdır.
Burada en dikkat çekici çelişki şudur: İran’ın parçalanmasını felaket gibi sunanlar, İran’ın mevcut haliyle Türkler için ne ürettiğini konuşmaktan kaçıyor. Güney Azerbaycan Türkleri on yıllardır anadilde eğitim hakkından mahrum bırakılmıştır. Kimlikleri aşağılanmış, tarihî hafızaları gölgelenmiş, kültürel alanları daraltılmış, siyasî ağırlıkları sistemli biçimde kontrol altında tutulmuştur. Böyle bir rejimin varlığını “istikrar” diye savunmak, aslında Türklerin sessizce bastırılmasını istikrar saymak anlamına gelir. Bu da stratejik akıl değil, alışkanlıkla kutsanmış bir statükoculuktur.
Daha da önemlisi, İran’ın bugünkü bütünlüğü Türk dünyasının birleşmesini engelleyen bir jeopolitik kilit işlevi görmektedir. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki bağ bugün vardır; fakat Türk dünyasının büyük resmi yalnızca Bakü-Ankara hattından ibaret değildir. Güney Azerbaycan, Türk dünyasının coğrafi, kültürel ve stratejik devamlılığı açısından merkezî öneme sahiptir. Tebriz hattı canlanmadan, Türk dünyasının gerçek anlamda kara bağlantılı, derinlikli ve kalıcı bir jeopolitik güç alanına dönüşmesi zordur. Bu nedenle mesele sadece bir bölgenin kaderi değil; bütün Türk jeopolitiğinin kilit noktasıdır.
“İran bölünürse Türkiye zarar görür” diyenler, çoğu zaman şu ihtimali bilinçli ya da bilinçsiz biçimde geri plana iter: Ya tam tersine, İran’ın bugünkü yapısının zayıflaması Türk dünyası için yeni bir stratejik alan açarsa? Ya Güney Azerbaycan’da ortaya çıkacak güçlü bir Türk siyasi iradesi, Türkiye ile Türkistan arasında yeni bir bağ kurarsa? Ya enerji hatları, ticaret yolları, kültürel ağlar ve güvenlik mimarisi Türk dünyasının lehine yeniden şekillenirse? İşte bu sorular sorulmadığı sürece yapılan analizler, ihtiyatlı görünse de eksik kalacaktır.
Burada bir yanlış anlamayı da açık biçimde gidermek gerekir. Hiçbir ciddi Türk milliyetçisi, özgürlüğün dış güçler tarafından altın tepside sunulacağı gibi çocukça bir varsayım üzerinden düşünmez. Özgürlük verilmez; alınır. Bu doğrudur. Fakat tarih de bize şunu gösterir: Milletler özgürlüklerini çoğu zaman büyük jeopolitik kırılma anlarında, imparatorlukların zayıfladığı, düzenlerin sarsıldığı ve güç boşluklarının oluştuğu dönemlerde alırlar. Yani dış müdahale ile tarihî fırsat aynı şey değildir. Bir dış güce güvenmek başka, ortaya çıkan çatlaklardan millî çıkar lehine yararlanmak başkadır. Bu ayrımı yapamayan her yaklaşım, jeopolitiği ahlaki sloganlarla karıştırır.
Aslında “İran bölünürse Türkiye zarar görür” tezi, çoğu zaman görünenden daha derin bir psikolojiyi yansıtır. Bu tez, kendi gücüne güvenmek yerine çevresindeki statükonun sürmesine bel bağlayan bir savunma zihniyetinin ürünüdür. Böyle düşünenler, değişimi daima tehdit olarak görür; çünkü kendi stratejik kapasitesine tam anlamıyla inanmaz. Oysa yükselen milletler, yalnızca tehditleri değil, tarihî fırsatları da okuyabilen milletlerdir. Türk dünyası bugün hâlâ sadece “ne kaybederiz?” sorusuna mahkûm edilirse, “ne kazanabiliriz?” ufkunu asla büyütemez.
Üstelik İran’ın mevcut haliyle kalmasının Türkiye ve Azerbaycan için risk üretmediğini düşünmek de gerçekçi değildir. İran, yalnızca kendi iç baskı rejimiyle değil, bölgesel nüfuz mücadeleleri, vekil yapıları, mezhep eksenli yayılmacılığı ve sınır ötesi etki mekanizmalarıyla da istikrarsızlık üretmektedir. Türk dünyasına yaklaşımı da eşitlikçi değil, denge bozucu ve sınırlayıcıdır. Böyle bir yapının devamını güvenlik olarak tanımlamak, kısa vadeli korkular uğruna uzun vadeli Türk çıkarlarını geri plana atmaktır.
Bir başka önemli nokta da şudur: Türkiye ve Azerbaycan’a gerçekten zarar verecek olan şey, sınırların değişme ihtimali değil; Türk dünyasının zihinsel olarak korkuya hapsedilmesidir. Çünkü jeopolitik önce zihinlerde kurulur. Eğer bir millet, çevresindeki her değişimi felaket; kendi önüne çıkabilecek her ihtimali risk olarak okursa, zamanla kendi tarihî rolünü de küçültür. Türk dünyası artık sadece savunma diliyle konuşamaz. Varlığını korumak kadar, varlığını genişletecek stratejik imkânları da düşünmek zorundadır.
Bu yüzden “İran bölünürse Türkiye ve Azerbaycan zarar görür” tezi, sorgulanmadan kabul edilecek bir devlet aklı değil; ciddi biçimde tartışılması gereken bir varsayımdır. Hatta daha ileri giderek söylemek gerekir: Belki de asıl tehlike İran’ın bölünmesi değil, İran’ın bugünkü biçimiyle kalmasıdır. Belki de asıl risk, Türk dünyasının önündeki tarihî düğümün çözülmemesi, Güney Azerbaycan meselesinin sonsuza kadar bastırılması ve Anadolu-Türkistan hattının hep yarım bırakılmasıdır.
Son tahlilde mesele, İran’ın kaderinden çok Türk dünyasının iradesidir. Türk okuyucu artık şu soruyu kendine sormalıdır: Biz gerçekten neyi savunuyoruz? Bölgedeki kırılgan bir statükonun devamını mı, yoksa Türk dünyasının tarihî derinliğini açacak yeni bir jeopolitik ufku mu? Çünkü bazen devlet gibi görünmekle devlet aklı sahibi olmak aynı şey değildir. Gerçek devlet aklı, yalnızca bugünün korkularına değil, yarının imkânlarına da bakabilmektir. Türk dünyasının önündeki mesele tam da budur.
Araştırmacı, Yazar: Mesut HARAY
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
