Siyasal Ahlâkın Çöküşüne Psikanalitik Bir Bakış
Son yıllarda, özellikle de Aralık ayı olayları sırasında, kendisini “saltanatçı” olarak tanımlayan kimi çevrelerin — bilhassa Rıza Pehlevi yanlısı grupların — sergilediği söylem ve davranışlar, sıradan bir siyasal duruşun çok ötesine geçmiştir. Bu çevrelerde giderek daha belirgin hâle gelen ırkçı dil, dışlayıcı üslup ve açık faşizan refleksler; meselenin yalnızca bir rejim tercihi olmadığını, çok daha derin bir ahlâkî ve psikolojik çözülmeye işaret ettiğini göstermektedir.
İran’da yaşayan farklı halkların aşağılanması, siyasal muhaliflerin alay ve tehdit konusu hâline getirilmesi, sözlü şiddetin olağanlaştırılması ve mutlak otoriteye duyulan açık özlem, basit bir fikir ayrılığından değil; kolektif ruh hâlinde yaşanan ciddi bir bozulmadan kaynaklanmaktadır.
“Güçlü Baba” Arayışı ve Siyasal Çocukluk
Sigmund Freud, Bir Yanılsamanın Geleceği adlı eserinde, psikolojik olgunluğa erişememiş bireylerin ve toplumların, çocukluk dönemine özgü “güçlü baba” arzusunu farklı biçimlerde yeniden ürettiğini söyler. Bu baba figürü kimi zaman Tanrı, kimi zaman dinî bir lider, kimi zaman da siyasal bir otorite olarak karşımıza çıkar.
Bu çerçeveden bakıldığında, aşırı saltanatçı hayal dünyasında “şah”, hukuka bağlı bir devlet yöneticisi değil; her şeyi bilen, her şeye karar veren, cezalandıran ve koruyan kutsal bir figürdür. Yani bir kurum değil, idealize edilmiş bir baba imgesidir.
Eleştirel Aklın Bastırılması ve “Öteki”nin Düşmanlaştırılması
Freudyen açıdan bu durum, olgunlaşmamış bir benliğin (ego), kendi iç çatışmalarını çözmek yerine otoriter bir üst-benliğe (superego) sığınması olarak okunabilir. Böyle bir zihinsel düzlemde birey:
- Eleştirel düşünmeyi askıya alır,
- Sorumluluğu kendinden alıp dışsal bir güce devreder,
- İçsel huzursuzluğunu “öteki”ne yansıtarak rahatlamaya çalışır.
Bu noktada “öteki” artık sadece farklı düşünen biri değildir; farklı bir halk, farklı bir kimlik ya da farklı bir siyasal tercih, tehdit unsuru hâline getirilir. Onu aşağılamak, dışlamak ve hatta yok saymak, grup içi psikolojik bütünlüğün aracı olur.
Bu nedenle ortaya çıkan ırkçı ve hakaret içeren sloganlar, bir anlık öfke ya da dil sürçmesi değildir. Bunlar, faşist zihniyetin klasik belirtileridir.
Faşizm: Bir İdeolojiden Önce Bir Ruh Hâlidir
Psikanalizin gösterdiği üzere faşizm, yalnızca bir siyasal program değil; esasen bir psikolojik durumdur. Korku, itaat ihtiyacı ve farklı olana duyulan derin nefretin birleşimidir.
Freud’un uyarısı nettir:
Psikolojik olarak olgunlaşamayan toplumlar, kaçınılmaz biçimde otoriter liderler üretir.
Böyle toplumlarda şiddet kolayca meşrulaştırılır, bireysel sorumluluk “kurtarıcı baba”ya devredilir. Aşırı saltanatçı çevrelerde görülen ırkçılık ve dışlayıcılık, bu yüzden kişisel sapmalar değil; doğrudan bu zihinsel yapının doğal sonucudur.
Gerçek Özgürlük, Psikolojik Olgunlukla Başlar
Siyasal özgürlüğün en temel şartı, psikolojik olgunluktur. “Kurtarıcı”, “ulu lider” ya da “mutlak baba” mitinden kopamayan bir toplumda, demokrasi iddiası yalnızca despotizmin makyaj değiştirmiş hâli olur.
Faşizan saltanatçılığın eleştirisi, özünde bir rejim eleştirisinden çok daha fazlasıdır. Bu, ahlâkî ve zihinsel olgunlaşamamanın eleştirisidir.
Ve tarih açıkça göstermiştir ki;
İran toplumu bu olgunlaşamamanın bedelini defalarca ağır biçimde ödemiştir.
Gazeteci, Yazar: Teoman Şahin
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
