İngiliz The Guardian gazetesinin yayımladığı son habere göre, ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, İran’la olası bir anlaşma için Tahran’a son derece sert ve kapsamlı talepler sundu. Bu talepler arasında BM silah denetçilerinin İran’a geri dönmesi, yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyumun ülke dışına çıkarılması ve İran’ın füze programının sınırlandırılması yer alıyor.
Söz konusu talepler, klasik bir nükleer müzakere çerçevesinin ötesine geçerek, İran rejiminin askeri, güvenlik ve bölgesel güç kapasitesini sistematik biçimde zayıflatmayı hedefleyen bir strateji olarak öne çıkıyor.
Rejimin “kırmızı çizgileri” masada
İran’daki sert güvenlik kanadı ve Devrim Muhafızları, özellikle füze programı ve BM denetçilerinin dönüşünü doğrudan rejimin bekasına yönelik tehdit olarak görüyor. Bu çevrelere göre denetçilerin geri gelmesi, sadece nükleer faaliyetlerin değil, aynı zamanda füze, İHA ve bölgesel milis ağlarının da uluslararası denetime açılması anlamına geliyor.
Bu nedenle rejimin sert kanadının temel refleksi, anlaşmayı reddetmekten ziyade süreci oyalamak, zaman kazanmak ve kontrollü gerginlikler üreterek pazarlık gücünü artırmak olacak.
Buna karşın, ekonomik ve teknokrat çevreler, mevcut ekonomik çöküş koşullarında bir anlaşmanın kaçınılmaz olduğunun farkında. Ancak bu kesimler, güvenlik aygıtı karşısında belirleyici bir karar alma kapasitesine sahip değil. Bu durum, rejim içindeki çatlağın giderek derinleştiğini gösteriyor.
Fars-merkezci refleks: “Ülke bölünüyor” söylemi
Dikkat çekici bir diğer gelişme ise, fars-merkezci ideolojik çevrelerin eş zamanlı olarak “İran’ın toprak bütünlüğü tehdit altında” söylemini yeniden yükseltmesi. Bu söylem, yalnızca dış baskılara karşı bir savunma değil, aynı zamanda rejim sonrası döneme yönelik bir hazırlık niteliği taşıyor.
Bu çizgi, olası bir geçiş sürecinde etnik ve bölgesel talepleri bastırmayı, merkeziyetçi yapıyı yeni bir biçimde sürdürmeyi hedefliyor.
Rejim sonrası senaryolar ve Güney Azerbaycan gerçeği
Mevcut tablo, İran’ı iki temel senaryoya sürüklüyor:
ya kontrollü bir geçiş,
ya da merkez–çevre ekseninde ciddi kırılmaların yaşanacağı bir çözülme süreci.
İkinci senaryoda, İran’ın çevre bölgeleri – başta Güney Azerbaycan olmak üzere – pasif unsurlar olmaktan çıkıp siyasi aktör haline gelme potansiyeli taşıyor.
Güney Azerbaycan meselesi yalnızca kültürel ya da etnik bir başlık değildir. Bölge;
– nüfus ağırlığı,
– ekonomik kapasitesi,
– jeopolitik konumu
ile İran’ın geleceğini doğrudan etkileyecek stratejik bir merkezdir.
Ancak bu potansiyelin hayata geçmesi, tepkisel çıkışlarla değil, net bir siyasi vizyon, örgütlü bir dil ve stratejik akılla mümkündür. Aksi halde rejim sonrası dönemde, bugünkü baskıcı yapıların farklı isimler altında yeniden üretilmesi kaçınılmazdır.
Sonuç olarak
Witkoff’un gündeme getirdiği talepler, ABD’nin İran’a artık “yönetilebilir bir kriz” olarak bakmadığını, yapısal olarak sınırlandırılması gereken bir aktör olarak konumlandırdığını gösteriyor. Bu yaklaşım, rejimin iç dengelerini sarsarken, İran sonrası dönemi de somut bir tartışma başlığı haline getiriyor.
Bugün asıl soru şudur:
Güney Azerbaycan bu süreci sadece izleyen bir unsur mu olacak, yoksa İran sonrası denklemde söz sahibi bir siyasi aktör mü?
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
