İran’da mahkeme, beş Azerbaycanlı millî-sivil aktivistin her birine bir yıl hapis, iki yıl Zabol’da zorunlu ikamet ve iki yıl elektronik hizmetlerden men cezası verdi. Karar, yalnızca beş kişiyi değil, Güney Azerbaycan’daki sivil örgütlenme alanını hedef alan sistematik baskının yeni halkası olarak değerlendiriliyor.
HARAYHABER | Haber Analiz
İran yargısı, Güney Azerbaycan’daki millî-sivil hareketin beş mensubu hakkında hapis, zorunlu ikamet ve dijital haklardan mahrumiyet kararı verdi. Sima Ali Pour, Salar Taherafşar, Vahid Abheri İranak, Nima Radmenş ve Hüseyin İsmaili-Sume’nin her biri bir yıl hapis cezasına, iki yıl boyunca Sistan ve Belucistan eyaletindeki Zabol’da zorunlu ikamete ve iki yıl elektronik hizmetlerden mahrum bırakılmaya mahkûm edildi. Karar, İran İnsan Hakları Örgütü ve Herana tarafından duyuruldu.
Beş kişi bakımından toplam ceza beş yıl hapis, on yıl zorunlu ikamet ve on yıl elektronik hizmetlerden mahrumiyet anlamına geliyor. Buradaki “elektronik hizmetler” yasağı, yalnızca internet kullanımına ilişkin bir sınırlama olarak görülmemeli; İran’da vatandaşların birçok resmî işlemine, iletişim kanalına ve dijital kamu hizmetine erişimini etkileyebilecek tamamlayıcı bir baskı aracı olarak değerlendirilmelidir.
Kararın en dikkat çekici yönü, hapis cezasının Tebriz’de değil, yüzlerce kilometre uzaktaki Zabol’da infaz edilmesidir. Bu uygulama, mahkûmiyeti yalnızca özgürlükten mahrum bırakma olmaktan çıkarıp sosyal çevreden koparma ve siyasî faaliyetin doğal zeminini dağıtma aracına dönüştürüyor. Aktivistler kendi şehirlerinden uzaklaştırılarak ailelerinden, çalışma çevrelerinden ve toplumsal dayanışma ağlarından koparılıyor.
İran hukukunda zorunlu ikamet, çoğu zaman güvenlik dosyalarında tamamlayıcı bir ceza olarak kullanılıyor. Ancak Güney Azerbaycanlı aktivistler bakımından bu uygulama daha geniş bir siyasî anlam taşıyor: Tebriz, Urmiye, Erdebil ve çevresindeki millî-sivil hareketin yerel bağlarını zayıflatmak ve aktivistleri kendi toplumsal zeminlerinden uzaklaştırmak.
Bu beş aktivist, Ekim 2025’te Tebriz’deki Devrim Mahkemesi soruşturma birimine çağrılmıştı. Kendilerine yöneltilen suçlamalar arasında “rejime karşı propaganda”, “kamuoyunu rahatsız etme” ve bazı resmî belge veya unvanlara ilişkin suçlamalar yer aldı. Ancak bağımsız insan hakları kaynaklarının aktardığı bilgiler, hükümlerin niteliği, delillerin içeriği ve savunma makamının itirazları konusunda kamuoyuna yeterli açıklama yapılmadığını gösteriyor.
Burada temel mesele, İran yargısının yalnızca bir suç isnadını değerlendirmesi değildir. Asıl mesele, “rejime karşı propaganda” ve “kamuoyunu rahatsız etme” gibi geniş yorumlanabilen suçlamaların, millî kimlik, ana dil, tarihî hafıza ve bölgesel haklar alanında faaliyet gösteren sivillere karşı sürekli kullanılmasıdır.
Bir devlet, barışçıl kültürel veya millî talepleri güvenlik tehdidi gibi ele alıyorsa, hukuk sistemi adalet üretmekten çıkar; siyasî denetimin aracı hâline gelir. Güney Azerbaycan’da yaşanan da tam olarak budur. Tahran, kimlik ve hak taleplerini konuşmak yerine onları güvenlik dosyasına dönüştürüyor.
Dosyanın en dikkat çekici isimlerinden biri Salar Taherafşar’dır. Taherafşar hâlihazırda Tahran’daki Evin Cezaevi’nde beş yıllık başka bir mahkûmiyeti infaz ediyor. Ayrıca önceki bir dosyada bir yıl daha hapis cezasına çarptırılmıştı. Herana’nın aktardığı bilgilere göre Taherafşar daha önce de toplantı ve güvenlik suçlamalarıyla yargılandı; çeşitli dönemlerde gözaltına alındı ve hakkında farklı soruşturmalar yürütüldü.
Vahid Abheri de daha önce Tebriz’de güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınmış, ardından kefaletle serbest bırakılmıştı. Sima Ali Pour, Nima Radmenş ve Hüseyin İsmaili-Sume’nin de daha önce gözaltı ve güvenlik soruşturmalarıyla karşı karşıya kaldığı bildirildi. Radmenş ve İsmaili-Sume, Aralık 2024’teki gözaltılarının ardından Tebriz Cezaevi’ne sevk edilmiş ve kefaletle serbest bırakılmıştı.
Bu ayrıntılar, son kararın münferit bir yargı işlemi olmadığını düşündürüyor. Aynı kişiler önce istihbarat birimlerine çağrılıyor, sonra gözaltına alınıyor, ardından dosyaları Devrim Mahkemelerine taşınıyor ve nihayet hapis, sürgün niteliğinde zorunlu ikamet ve dijital mahrumiyetle karşı karşıya bırakılıyor.
Bu yöntem, İran yönetiminin Güney Azerbaycan’daki sivil hareket karşısında nasıl bir baskı modeli kurduğunu gösteriyor:
- Önce millî ve kültürel faaliyetler güvenlik dosyasına dönüştürülüyor.
- Ardından aktivistler istihbarat birimlerinde sorgulanıyor.
- Sonra belirsiz ve geniş kapsamlı suçlamalarla mahkemeye sevk ediliyor.
- Nihayet hapis, zorunlu ikamet ve sosyal iletişim kanallarından mahrumiyet birlikte uygulanıyor.
Bu tablo, İran’ın yalnızca insanları cezalandırmadığını; aynı zamanda toplumsal hafızayı, örgütlenme kapasitesini ve dayanışma ağlarını parçalamaya çalıştığını gösteriyor.
Güney Azerbaycan Türkleri açısından bu tür davalar yalnızca hukukî meseleler değildir. Çünkü ana dilde eğitim, kültürel faaliyet, tarihî kimliğin korunması ve millî hakların savunulması, İran’da çoğu zaman “devlet güvenliği” başlığı altında değerlendirilir. Devletin güvenliğiyle rejimin siyasî güvenliği birbirine karıştırıldığında, yurttaşın en temel kimlik talebi bile suç gibi gösterilebilir.
İran yönetiminin çelişkisi burada ortaya çıkıyor. Tahran, ülkenin birlik ve bütünlüğünü savunduğunu ileri sürüyor; fakat farklı halkların kendi kimlikleriyle görünür olmasını tehdit sayıyor. Birlik, eşit yurttaşlık ve gönüllü ortaklık üzerinden değil, korku, merkezîyetçilik ve cezalandırma üzerinden kurulmaya çalışılıyor.
Oysa gerçek toplumsal bütünlük, Tebriz’den Zabol’a sürgün yolları açmakla sağlanamaz. Bir bölgenin aydınlarını, öğretmenlerini, öğrencilerini ve sivil aktivistlerini hapse atmak, kısa vadede sessizlik yaratabilir; fakat uzun vadede adaletsizlik duygusunu büyütür.
Bu kararın bir başka boyutu da dijital kuşatmadır. İran yönetimi, aktivistleri yalnızca fizikî olarak hapsetmekle yetinmiyor; onları elektronik hizmetlerden mahrum bırakarak modern iletişim, kamu işlemleri ve sosyal hayatın dışına itiyor. Bu uygulama, cezanın görünmeyen fakat günlük hayatı doğrudan etkileyen bölümüdür.
İran’da baskı artık yalnızca cezaevi duvarlarıyla sınırlı değildir. Mahkeme kararları, istihbarat çağrıları, sosyal medya soruşturmaları, elektronik kısıtlamalar ve zorunlu ikamet kararları birlikte kullanılarak çok katmanlı bir kontrol sistemi kuruluyor.
HarayHaber’in değerlendirmesi
Beş Güney Azerbaycanlı aktiviste verilen karar, İran’da millî-sivil faaliyet alanının ne kadar daraltıldığını gösteren yeni ve çarpıcı bir örnektir.
Bu karar, suçun ağırlığından çok, rejimin kimlik ve ifade alanını nasıl güvenlikleştirdiğiyle ilgilidir. Tebriz’deki bir aktivisti Zabol’a göndermek, yalnızca bir kişiyi cezalandırmak değildir; onun çevresini, hafızasını ve toplumsal bağlarını da cezalandırmaktır.
Tahran, Güney Azerbaycan’daki talepleri hukuk yoluyla çözmek yerine onları hapis, sürgün ve dijital mahrumiyetle bastırmayı sürdürüyor. Fakat baskı, bir toplumun kimlik bilincini ortadan kaldırmaz. Aksine, adaletsizliğin her yeni örneği, millî hafızaya yeni bir kayıt düşer.
Güney Azerbaycan’ın meselesi güvenlik değil, eşitlik meselesidir. Ana dil, kültür, kimlik ve barışçıl örgütlenme hakkı suç değildir.
Tahran’ın bu davadaki tercihi açıktır: Diyalog yerine ceza, hukuk yerine güvenlik, eşit yurttaşlık yerine merkezî denetim.
Fakat hiçbir rejim, bir halkın hak taleplerini sonsuza kadar cezaevlerine ve sürgün şehirlerine mahkûm edemez.
Kaynakça
- İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (Herana), “Beş Türk/Azerbaycanlı aktiviste hapis, sürgün ve tamamlayıcı cezalar”, 12 Ekim 2026.
- Hengaw İnsan Hakları Örgütü, “Tebriz’de beş Türk aktiviste hapis ve sürgün kararı”, 11 Ekim 2026.
- İran’da İnsan Hakları, “Tebriz’de dört sivil aktivistin Devrim Mahkemesine çağrılması”, 2026.
- İranWire, “Beş Türk/Azerbaycanlı aktiviste hapis ve sürgün kararı”.
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
