Ağır metal alarmı: Güney Azerbaycan’ın suyu, toprağı ve sofrası tehdit altında
Araştırma – Analiz | Mesut HARAY
Aras Nehri, Güney Azerbaycan için yalnızca bir sınır nehri değildir. Aras; toprağın, tarımın, hayvancılığın, köy hayatının ve bölgesel hafızanın ana damarlarından biridir. Ancak bugün önümüzde duran veriler, bu damarın ağır metallerle, çevresel ihmalle ve siyasi sessizlikle zehirlendiğini göstermektedir.
Gazeteci, Yazar İbrahim Savalan’ın dikkat çektiği araştırma bulguları, Aras meselesinin sıradan bir çevre kirliliği olmadığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Burada söz konusu olan yalnızca kirli su değildir; Güney Azerbaycan halkının içme suyu, tarım toprağı, gıda güvenliği ve uzun vadeli sağlığıdır.
Bu dosyanın merkezinde, Tebriz Tıp Bilimleri Üniversitesi’nde çevre sağlığı alanında çalışan Dr. Muhammed Musafiri’nin yürüttüğü araştırma bulunmaktadır. Musafiri’nin geçmişi ve akademik birikimi, konuyu sıradan bir iddia olmaktan çıkarıp bilimsel bir alarm düzeyine taşımaktadır. Kendisi, su kalite kontrolü, gıda güvenliği ve çevre sağlığı alanlarında uzun yıllardır çalışan önemli bir akademisyendir.
Söz konusu araştırmanın başlığı bile meselenin ağırlığını göstermektedir: “Aras Nehri suyundaki sağlık ve çevre zararlarının belgelenmesi; Ermenistan sınır kesimi vurgusuyla.” Bu ifade, Aras’taki kirliliğin yalnızca doğal bir süreç olmadığını, sınır aşan çevresel etkilerle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.



Araştırma verilerine göre Aras Nehri’nin özellikle Duzal ve Kürdeş/Kordiş istasyonlarında bazı ağır metallerin ve elementlerin oranında belirgin artış görülmektedir. Bu artış; alüminyum, arsenik, bor, bakır, molibden, kurşun ve sülfür gibi insan sağlığı ve ekosistem açısından ciddi risk taşıyan maddelerde açık biçimde kendini göstermektedir.
Kurşun verileri bu tehlikenin en çarpıcı göstergelerinden biridir. Araştırmaya göre kurşun yoğunluğu Nurdüz öncesinde 9 ppm iken, Duzal’da 14 ppm’e, Kürdeş’te 27 ppm’e yükselmektedir. Ancak asıl ürkütücü tablo Hüdafərin Barajı tortusunda ortaya çıkmaktadır. Burada ölçülen kurşun değeri 338 ppm olarak belirtilmektedir. Bu değer, yer kabuğundaki ortalama kurşun yoğunluğunun yaklaşık 24 katı olarak ifade edilmektedir.
Bu rakam, Aras’ın yalnızca akan suyunun değil, aynı zamanda nehir tabanında biriken tortunun da ağır metal deposuna dönüştüğünü göstermektedir. Yani tehlike gözle görülen bir kirlilikten ibaret değildir. Nehrin dibinde, toprağa ve gıda zincirine sızabilecek sessiz bir zehir birikmektedir.
Bakır oranındaki yükseliş de aynı derecede endişe vericidir. Nurdüz öncesinde 42 ppm olan bakır yoğunluğu, Duzal’da 132 ppm’e, Kürdeş’te ise 561 ppm’e çıkmaktadır. Bu, Kürdeş istasyonunda bakır yoğunluğunun Duzal’a göre dört kattan fazla, Nurdüz’e göre ise on üç kattan fazla arttığı anlamına gelmektedir.
Molibden oranındaki artış da dikkat çekicidir. Nurdüz’de 3 ppm olan molibden yoğunluğu, Kürdeş’te 29 ppm’e yükselmiştir. Bu da yaklaşık 10 katlık bir artış demektir. Bu tür yükselişler, Aras hattındaki kirliliğin tesadüfi değil, sistematik ve izlenmesi gereken bir çevresel kriz olduğunu göstermektedir.
En ağır uyarılardan biri ise arsenik verilerinde görülmektedir. Araştırmaya göre arsenik yoğunluğu Nurdüz öncesinde 9 ppm iken, Duzal’da 19 ppm’e, Kürdeş’te ise 60 ppm’e çıkmaktadır. Bu değerin, yer kabuğu ortalamasının yaklaşık 30 katı olduğu belirtilmektedir. Daha da vahimi, Hüdafərin Barajı tortularındaki arsenik oranının Kürdeş’ten bile yüksek olduğu ifade edilmektedir.



Bu noktada artık sorulması gereken soru şudur: Aras Nehri yalnızca kirleniyor mu, yoksa Güney Azerbaycan’ın toprağına, ürününe, hayvanına ve insanına doğru ilerleyen uzun süreli bir zehirlenme zinciri mi oluşuyor?
Araştırmanın en sarsıcı tarafı, kirliliğin yalnızca nehir yatağında kalmadığını göstermesidir. Aras suyu ile yapılan tarımsal sulama, ağır metallerin doğrudan tarlalara taşınmasına yol açmaktadır. Bu ise konuyu çevre sorunu olmaktan çıkarıp doğrudan gıda güvenliği krizine dönüştürmektedir.
Aras suyu ile sulanan topraklarda yetişen ürünler, ağır metal birikimi açısından risk taşımaktadır. Bu ürünler yalnızca yerel pazarlara değil, daha geniş tüketim zincirlerine de girebilir. Dolayısıyla Aras’taki kirlilik, sadece nehir kenarında yaşayanların değil, bu bölgeden beslenen geniş bir nüfusun da sağlığını ilgilendirmektedir.
Araştırmada ayrıca hayvancılık açısından da ciddi uyarılar bulunmaktadır. Aras suyunu tüketen hayvanların eti ve sütü de kirlilik zincirinin parçası haline gelebilir. Bu durum, sofraya gelen süt, yoğurt, peynir ve et ürünlerinin de sorgulanması gerektiğini göstermektedir.
İşte bu yüzden Aras meselesi yalnızca su meselesi değildir. Bu, aynı zamanda toprak meselesidir, tarım meselesidir, hayvancılık meselesidir, çocuk sağlığı meselesidir ve gelecek kuşakların yaşam hakkı meselesidir.
Araştırmanın dikkat çektiği en kritik bölgelerden biri de Parsabad, Bilesuvar, Germi ve Aras kıyısındaki köylerdir. Bu yerleşim alanlarında Aras suyunun içme suyu olarak kullanıldığı belirtilmektedir. Eğer bu bölgelerde yaşayan insanlar ağır metal riski taşıyan suya maruz kalıyorsa, bu artık ertelenemez bir kamu sağlığı alarmıdır.
Daha tehlikeli olan nokta, Aras suyundaki kurşunun önemli bölümünün çözünmüş fazda bulunmasıdır. Yani kurşun yalnızca tortuda kalmamakta, suyun içinde taşınabilmektedir. Bu da içme suyu yoluyla insan bedenine geçiş riskini büyütmektedir.


Bu nedenle araştırmada, bölgede yaşayan insanların kanında bakır, kurşun, arsenik ve vanadyum düzeylerinin ölçülmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bu öneri basit bir akademik not değildir. Bu, doğrudan doğruya halk sağlığı için acil tarama çağrısıdır.
Devletlerin en temel görevi, halkın suyunu ve sağlığını korumaktır. Eğer bir bölgede içme suyu ağır metal riski taşıyorsa, yetkililerin görevi susmak değil; ölçmek, açıklamak, uyarmak, arıtmak ve önlem almaktır. Halktan bilgi saklamak, çevre kirliliğini büyütmek kadar ağır bir sorumluluktur.
Aras’taki kirlilik meselesi, Tahran merkezli yönetimin Güney Azerbaycan’a bakışını da yeniden tartışmaya açmaktadır. Çünkü eğer bu veriler yıllardır biliniyor, akademik çalışmalarda yer alıyor, yerel uzmanlar tarafından gündeme getiriliyor ama halk açık biçimde bilgilendirilmiyorsa, burada yalnızca çevre ihmali değil, siyasi sorumsuzluk da vardır.
Güney Azerbaycan halkı, kendi suyunun ne durumda olduğunu bilme hakkına sahiptir. Çiftçi, tarlasını hangi suyla suladığını bilmelidir. Anne, çocuğuna verdiği suyun güvenli olup olmadığını bilmelidir. Hayvancı, sürüsüne içirdiği suyun ete ve süte nasıl yansıdığını bilmelidir.
Bu mesele aynı zamanda sınır aşan çevre sorumluluğu boyutu da taşımaktadır. Araştırmanın Ermenistan sınır kesimine vurgu yapması, Aras kirliliğinin bölgesel ve diplomatik düzeyde de takip edilmesi gerektiğini göstermektedir. Kirliliğin kaynağı kim olursa olsun, sonuçta bedelini Aras boyundaki halk ödemektedir.
Ancak sorumluluğu yalnızca dış kaynaklara yüklemek de yeterli değildir. Halkı korumakla yükümlü olan yönetim bellidir. Kirliliğin kaynağını tespit etmek, uluslararası mekanizmaları çalıştırmak, sınır aşan çevre hukukunu gündeme getirmek ve halkı bilgilendirmek devletin görevidir.
Bugün Aras Nehri’nde görülen tablo, sessiz ilerleyen bir zehirlenmenin tablosudur. Ağır metaller çoğu zaman ani felaketler gibi ortaya çıkmaz. Sessizce birikir. Toprakta kalır. Ürüne geçer. Hayvana karışır. İnsan bedeninde iz bırakır. Sonra yıllar içinde hastalık, bağışıklık sorunu, gelişim bozukluğu ve kronik sağlık problemleri olarak karşımıza çıkar.
Bu nedenle Aras dosyası ertelenemez. Bu konu, birkaç yerel haberle geçiştirilemez. Bu araştırmalar raflarda bekletilemez. Kamuoyu, bilim insanları, çevre örgütleri, sağlık kurumları ve siyasi aktörler bu meseleyi açık biçimde gündeme taşımalıdır.
İlk yapılması gereken, Dr. Muhammed Musafiri’nin araştırması başta olmak üzere Aras kirliliğiyle ilgili tüm bilimsel raporların kamuoyuna açık biçimde yayımlanmasıdır. Halkın sağlığını ilgilendiren hiçbir veri kapalı dosyalarda tutulmamalıdır.
İkinci olarak, Aras boyunca düzenli su, tortu, toprak ve ürün analizleri yapılmalıdır. Bu analizler bağımsız uzmanların katılımıyla yürütülmeli ve sonuçlar açık, anlaşılır ve düzenli biçimde halka duyurulmalıdır.
Üçüncü olarak, Parsabad, Bilesuvar, Germi ve Aras çevresindeki köylerde yaşayan halk için ağır metal taraması başlatılmalıdır. Özellikle çocuklar, hamile kadınlar, çiftçiler, hayvancılıkla uğraşan aileler ve nehir suyunu doğrudan kullanan bölgeler öncelikli risk grubu kabul edilmelidir.
Dördüncü olarak, Aras suyuyla sulanan tarım ürünleri ve bu bölgedeki hayvansal gıdalar özel denetime alınmalıdır. Çünkü zehir yalnızca suda kalmaz; sofraya ulaşırsa artık mesele çevre felaketi değil, toplumsal sağlık krizidir.
Beşinci olarak, Aras kirliliğinin sınır aşan kaynakları bağımsız biçimde araştırılmalı ve diplomatik düzeyde gündeme taşınmalıdır. Ermenistan sınır hattından kaynaklanan kirlilik iddiaları uluslararası çevre hukuku çerçevesinde incelenmeli, gerekli baskı ve denetim mekanizmaları işletilmelidir.
İbrahim Savalan’ın gündeme taşıdığı veriler, bu açıdan yalnızca bir yazının malzemesi değildir. Bu veriler, Aras boyunda yaşayan halkın geleceği için çalınmış ciddi bir alarmdır. Bu alarmı duymayanlar, yarın ortaya çıkabilecek sağlık ve çevre krizlerinin siyasi ve ahlaki sorumluluğundan kaçamayacaktır.
Aras Nehri kirlenirse yalnızca bir nehir zarar görmez. Güney Azerbaycan’ın toprağı, tarımı, hayvancılığı, sofrası ve insan sağlığı hedef alınmış olur. Bu nedenle Aras’ı savunmak, yalnızca çevreyi savunmak değildir; halkın yaşam hakkını savunmaktır.
Bugün Aras’ın sesi kısılmış olabilir. Fakat bilim konuşuyor, rakamlar konuşuyor, araştırmalar konuşuyor. Şimdi susmak, ihmale ortak olmaktır. Şimdi susmak, geleceğin zehirlenmesine göz yummaktır.
Aras’ta sessiz bir zehir akıyor. Bu zehir yalnızca suyu değil, Güney Azerbaycan’ın yarınını tehdit ediyor.
HARAYHABER
Dünyaya Güney Azerbaycan Gözüyle Bakıyoruz
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
