HARAYHABER | Stratejik Haber – İstatistik Analiz
Araştırmacı, Gazeteci: Mesut HARAY
Hürmüz Boğazı etrafında yaşanan son gelişme, yalnızca bir askerî operasyonun durdurulması değildir; aynı zamanda Amerika’nın Körfez’deki mutlak hareket kabiliyetinin artık eskisi kadar sınırsız olmadığını gösteren önemli bir jeopolitik kırılmadır. NBC’ye dayandırılan haberlere göre, Trump yönetiminin “Project Freedom” adıyla başlattığı Hürmüz Boğazı’ndan gemilere refakat planı, Suudi Arabistan’ın ABD’ye bazı askerî üsleri ve hava sahasını kullandırmak istememesi üzerine kısa sürede askıya alındı. Reuters de bu iddiayı aktarırken Suudi yetkililerin Trump’ın hamlesinden rahatsız olduğunu ve Washington’a Suudi üssünden uçuş ya da Suudi hava sahası kullanımı için izin vermeyeceklerini bildirdiğini yazdı.
Bu haberin önemi şuradadır: Hürmüz Boğazı herhangi bir deniz geçidi değildir. ABD Enerji Enformasyon İdaresi verilerine göre 2025’in ilk yarısında Hürmüz’den günlük ortalama 20,9 milyon varil petrol geçti; bu da dünya petrol sıvıları tüketiminin yaklaşık %20’sine denk geliyor. Uluslararası Enerji Ajansı ise Hürmüz’den geçen petrolün yaklaşık %80’inin Asya’ya gittiğini, ayrıca Katar ve BAE’nin LNG ihracatının çok büyük bölümünün de bu boğaza bağlı olduğunu belirtiyor. Yani Hürmüz’deki her askerî hamle, yalnızca İran’ı değil; Çin’i, Hindistan’ı, Japonya’yı, Güney Kore’yi, Avrupa’yı ve küresel enerji piyasasını doğrudan etkiler.
Bu nedenle Trump’ın “Hürmüz’ü açma” planı ilk bakışta güç gösterisi gibi görünse de, gerçekte son derece riskli bir operasyondu. Bir deniz konvoyuna refakat etmek sadece savaş gemisi göndermekten ibaret değildir. Havadan koruma, yakıt ikmali, erken uyarı, elektronik harp, istihbarat, üs güvenliği ve bölgesel hava sahası erişimi gerekir. Suudi Arabistan gibi merkezî bir Körfez ülkesinin hava sahasını ve bazı askerî imkânları kapatması, ABD’nin operasyonel planlamasını ciddi biçimde zora sokar. Nitekim haberlerde Prince Sultan Hava Üssü ve Suudi hava sahasının bu operasyon açısından kritik olduğu özellikle vurgulanıyor.
Burada dikkat edilmesi gereken ilk nokta şudur: Bu gelişme, Suudi Arabistan’ın İran’a dost olduğu anlamına gelmez. Riyad, İran rejiminin bölgesel yayılmacılığından rahatsızdır; fakat aynı zamanda Amerika’nın ani ve tek taraflı askerî hamlelerinin Körfez’i büyük bir savaş alanına çevirmesini de istememektedir. Yani Suudi tutumu, ideolojik değil, çıkar merkezli bir devlet refleksidir. Suudi Arabistan, kendi petrol tesislerini, şehirlerini, hava sahasını ve ekonomik güvenliğini Trump’ın ani kararlarının rehinesi yapmak istememiştir.
İkinci nokta daha da önemlidir: Bu olay, Amerika’nın bölgedeki müttefikleri üzerinde artık eski dönemlerdeki kadar otomatik itaat üretemediğini gösteriyor. Körfez ülkeleri Washington’la çalışıyor; ama Washington’un her kararını kayıtsız şartsız kabul etmiyor. Bu, yeni dönemin en önemli göstergelerinden biridir. ABD hâlâ büyük askerî güçtür; fakat bölgesel müttefikler artık kendi risk hesaplarını daha açık biçimde masaya koymaktadır.
Üçüncü nokta ise İran rejimi açısından okunmalıdır. Molla rejimi bu gelişmeyi “Amerika geri adım attı” diye propaganda malzemesi yapacaktır. Ancak gerçek daha karmaşıktır. Amerika’nın planının durması, İran rejiminin güçlü olduğu anlamına gelmez; daha çok savaşın maliyetinin bütün bölge için tehlikeli seviyeye ulaştığını gösterir. İran rejimi Hürmüz tehdidini bir koz olarak kullanıyor; fakat bu koz, aynı zamanda İran halkını da ekonomik felakete sürüklüyor. Çünkü Hürmüz krizi uzadıkça petrol piyasası sarsılıyor, yaptırımlar sertleşiyor, ticaret daralıyor ve en ağır bedeli yine sıradan halk ödüyor.
İstatistikler bu gerçeği açıkça ortaya koyuyor. Hürmüz’den geçen günlük 20 milyon varil civarındaki petrol akışı küresel piyasalar için hayati önemdedir. Bu akışın kesilmesi, sadece petrol fiyatını yükseltmez; navlun, sigorta, gıda, ulaşım, sanayi üretimi ve enflasyon zincirini de etkiler. Enerji fiyatındaki her büyük sıçrama, savaş meydanından çok uzakta yaşayan milyonlarca insanın sofrasına zam olarak döner. Bu yüzden Hürmüz krizi, “askerî strateji” kadar “ekonomik savaş” meselesidir.
Bu gelişme aynı zamanda Trump yönetiminin karar alma tarzını da tartışmaya açıyor. Böylesine kritik bir boğazda operasyon başlatılıp kısa sürede durdurulması, hem askerî planlama hem de diplomatik koordinasyon açısından ciddi soru işaretleri doğurur. Eğer bölgesel müttefikler önceden tam ikna edilmediyse, bu bir diplomasi zafiyetidir. Eğer ikna edildiği sanıldı ama sonra geri çekildilerse, bu da güven krizidir. Her iki durumda da ortaya çıkan tablo şudur: Hürmüz gibi dünyanın enerji damarlarından birinde aceleci güç gösterisi, stratejik istikrarsızlık üretir.
Bununla birlikte haberi abartılı biçimde “Suudi Arabistan Amerika’ya meydan okudu” diye okumak da doğru değildir. Daha dengeli okuma şudur: Suudi Arabistan, ABD ile ilişkisini koparmadan, belirli bir askerî operasyonun kendi toprakları ve hava sahası üzerinden yürütülmesine sınır koymuştur. Yani bu bir kopuş değil; kontrollü mesafe koyma hamlesidir. Riyad, Washington’a “bölgesel savaş riskini benim ülkem üzerinden yönetemezsin” mesajı vermiştir.
Sonuç olarak “Project Freedom”ın durdurulması, Hürmüz krizinde üç gerçeği aynı anda göstermiştir: Birincisi, Amerika askerî olarak güçlü olsa da bölgesel coğrafyaya muhtaçtır. İkincisi, Suudi Arabistan artık her ABD hamlesine otomatik destek veren eski Körfez aktörü değildir. Üçüncüsü, İran rejimi bu krizden propaganda üretse de, Hürmüz üzerinden oynanan her tehlikeli oyun en fazla bölge halklarını ve ekonomilerini yakmaktadır.
Bu yüzden meseleye ne Amerikan ne İran propagandasının diliyle bakmak gerekir. Gerçek şudur: Hürmüz Boğazı üzerinde oynanan her askerî kumar, yalnızca devletlerin değil, halkların geleceğini de rehin almaktadır. Güç gösterileri, petrol tankerleri ve savaş uçakları arasında konuşulmayan asıl istatistik ise şudur: Her krizin sonunda kazanan rejimler ve silah şirketleri, kaybeden ise milletler olur.
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
