Türklük, Hafıza ve Vicdan Üzerine Stratejik Bir Yüzleşme
Araştırmacı, Yayıncı: Mesut HARAY
İran rejimini tənqid etdiyim zaman bəzi insanlar bunu yalnız siyasi bir mövqe, yalnız geosiyasi bir tercih, ya da yalnız günlük olaylara verilmiş sert bir reaksiyon kimi görməyə çalışıyor. Halbuki mesele bundan çok daha derindir. Bu mesele, yalnız bugünkü İran rejimiyle ilgili değildir. Bu mesele, yüz yılı aşkın bir süredir devam eden bir kimlik baskısının, kültürel asimilasyonun, sistematik inkârın ve hafızası silinmek istenen bir milletin varoluş mücadelesidir.
Ben İran rejimini yalnız “Şii” olduğu için eleştirmiyorum. Yalnız Amerika’ya karşı çıktığı ya da İsrail’le savaştığı için de savunmuyorum. Çünkü bir rejimin dış politikadaki söylemleri, içeride işlediği baskıları meşrulaştırmaz. Eğer bir devlet kendi halkının dilini yasaklıyor, kendi coğrafyasındaki milyonlarla insanın kimliğini inkâr ediyor, onların tarihini silmeye çalışıyorsa; o devletin “antiemperyalist” sloganları, benim için yalnızca propaganda aracına dönüşür.
Bugün İran’da milyonlarla Türk yaşıyor. Güney Azerbaycan’dan Türkmen Sahrası’na kadar uzanan geniş bir coğrafyada Türk dili konuşuluyor. Fakat buna rağmen Türkçe eğitim hâlâ sistematik biçimde engelleniyor. Çocuklar ana dillerinde eğitim alamıyor. Türk kimliği folklorik bir unsur seviyesine indirgenmek isteniyor. Türk tarihi ya görmezden geliniyor ya da “İran medeniyetinin alt başlığı” hâline getiriliyor. Yani ortada yalnız siyasi değil, aynı zamanda zihinsel bir sömürgeleştirme politikası bulunuyor.
İşte tam da burada çok kritik bir soru ortaya çıkıyor:
Bir Türk, yalnız “İslam Cumhuriyeti” söylemi var diye kendi kimliğini baskılayan bir sistemi sorgulamaktan vaz mı geçmelidir?
Bence hayır.
Çünkü tarih bize şunu gösterdi: Kimliğini kaybeden toplumlar, yalnız dilini değil; hafızasını, özgüvenini, hatta geleceğini də kaybeder. Bugün İran rejiminin en büyük başarısı askeri gücü değil, yıllardır bazı Türklere kendi kimliklerini ikinci plana attırabilmiş olmasıdır. İnsanlara önce mezhebi, sonra rejimi, sonra ideolojik kamplaşmayı; ama en son kendi milletini düşündüren bir düzen kurulmuştur.
Bu yüzden mesele yalnız İran meselesi değildir. Bu mesele, Türk dünyasının zihinsel parçalanma problemidir.
Bir tarafta Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar uzanan ortak tarih, ortak kültür, ortak hafıza var. Diğer tarafta ise Türk toplumlarını birbirinden koparan ideolojik duvarlar yükseltilmiş durumda. Kimi yerde mezhep üzerinden, kimi yerde etnik manipülasyon üzerinden, kimi yerde “ümmetçilik” ya da “seküler milliyetçilik” çatışmaları üzerinden Türk toplulukları parçalanıyor. İran rejimi ise bu fay hatlarını çok iyi kullanan yapılardan biridir.
Burada özellikle şu yanlış anlaşılmamalıdır:
Benim İran rejimini eleştirmem, İran halkına düşmanlık anlamına gelmez. Fars halkına karşı nefret çağrısı hiç değildir. Çünkü mesele halklarla değil, devlet aklıyla ilgilidir. Zaten bugün İran içinde baskıyı yaşayan yalnız Türkler değildir. Kürtler, Beluçlar, Araplar ve hatta farklı düşünen Farslar da aynı sistemin baskısını hissediyor. Fakat Türkler açısından mesele daha derin bir tarihsel boyut taşır. Çünkü İran coğrafyasının siyasi, askeri ve tarihi inşasında yüzlerce yıl boyunca belirleyici rol oynamış bir millet, bugün kendi dilinin tabelasını bile özgürce kullanamaz hâle getirilmiştir.
İşte bu yüzden susmak, yalnız siyasi bir tercih değil; tarihsel hafızaya sırt çevirmek olur.
Bazıları diyor ki:
“Ama İran Amerika’ya karşı duruyor.”
Peki bir soru soralım:
Bir devletin Amerika’ya karşı olması, onu otomatik olarak adil mi yapar?
Kendi halkına baskı uygulayan bir sistem sırf Batı’yla çatışıyor diye özgürlük sembolüne mi dönüşür?
Tarih boyunca birçok otoriter rejim, dış düşman söylemini içeride baskıyı artırmak için kullandı. “Savaş”, “direniş”, “milli güvenlik”, “kutsal mücadele” gibi kavramlar çoğu zaman içerideki ekonomik çöküşü, yolsuzluğu ve kimlik krizini örtmek için araç hâline getirildi. Bugün İran’da da benzer bir tablo görülüyor. Füze görüntülerinin gölgesinde yoksulluk büyüyor. “Zafer” propagandasının yanında milyonlarca insan ekonomik çöküşle boğuşuyor. Devlet, çocukların yetersiz beslendiğini resmen kabul ediyor; ama televizyon ekranlarında hâlâ “büyük direniş” anlatıları dolaştırılıyor.
Bu çelişkiyi sorgulamak neden suç olsun?
Benim için Türklük yalnız etnik bir aidiyet değildir. Türklük aynı zamanda hafızadır, vicdandır, haysiyettir. Kendi tarihine sahip çıkma iradesidir. Kendi milletinin yaşadığı baskıları görmezden gelmeden konuşabilme cesaretidir. Eğer bir Türk aydını, kendi milletinin yaşadığı inkârı konuşamıyorsa; o zaman en büyük yenilgi zaten zihinde başlamış demektir.
Bu nedenle İran rejimini eleştirmek, benim için yalnız siyasi bir tavır değil; tarihsel bir sorumluluktur.
Çünkü bazı dönemlerde susmak tarafsızlık değil, unutmaya hizmet etmektir.
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
