(Eluca Atalı’nın “İran Hizbullah Zindanında” kitabı ile ilgili rey)
Yazar-Çevirmen: Alpaslan Demir
Düne kadar bize “İran” olarak tanıtılan devletin temelini oluşturan temel unsurlardan biridir Güney Azerbaycanlı Türk kardeşlerimiz. Ama gelin görün ki, orada Türk varlığının olduğu, o toprakların 1925 yılında yıkılan Kaçar Hanedanlığına kadar yüzlerce yıl boyunca Türkler tarafından yönetildiği biz Türkiye’de yaşayanlar için eksik bilgi olarak kalmıştır maalesef.
Kanuni Sultan Süleyman ile Timur, Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasında süregiden mücadeleler, sonrasında 1639 Kasr-ı Şirin antlaşması ile Osmanlı-İran arası sınırların belirlenmesi ve o zamandan bugüne iki ülke arasında savaş olmaması anlatıldı tarih derslerinde yıllarca bize. En güvenli sınırımızdı doğu sınırları. Ama, sınırın hemen ötesinde öz be öz Türk kardeşlerimizin yaşadığını kimse söylemedi. Kimse anlatmadı tarihte yapılan büyük meydan savaşlarının aslında iki kardeş millet arasında yaşanan post kavgası olduğunu. Birbirleri ile mücadele etmek yerine biri Batı’ya, diğeri Doğu’ya yönelse cihana hâkim olacak iki büyük Türk padişahın bir hiç uğruna birbirine düştüğünü.
Gençliğimizde, “Güney Azerbaycan”dan, burada verilen Türklük mücadelesinden, Türk kandaşlarımıza uygulanan baskı ve zulümden habersizdik. Coğrafi olarak çok yakın olmamıza rağmen kültürel anlamda birbirimizden çok uzak kaldık. Oysa bugün İran olarak adlandırılan ülkede, Güney Azerbaycan topraklarında yaşayan soydaşlarımız kanlarıyla, canlarıyla bir mücadele içerisindeydiler.
Emperyalist güçlerin desteği ile 1925’te Kaçarlar Hanedanlığı yıkılarak kurulan Şahlık Rejimi, sonrasında romana konu olan 1979-1988 İran İslam Devrimi, bu topraklar yaşayan Güney Azerbaycan Türkleri başta olmak üzere tüm soydaşlarımızı en temel haklarından mahrum bırakmıştır.
Anadilde eğitimin kesinlikle yasak olduğu ülkede Türkçe basın ve yayın hakkı da engellenmiştir. İşte böyle bir ortamda verilen Türklük mücadelesini anlatır kıymetli yazar Eluca Atalı “İran Hizbullah Zindanında”. Türk Dili Derneği’nde Ana Dili uğruna verilen mücadele ile başlar hikâye. Türkçemiz bizim ses bayrağımızdır. Bir milleti var eden, ayakta tutan dilidir.
Konfüçyüs, “Bir milleti yok etmek istiyorsanız; işe önce dil ile başlayın” demiştir. Dil, bir milletin yaşamında ekmek kadar, su kadar önemlidir. Güney Azerbaycan Türkleri de Türklüklerini unutmamak adına dillerini öğrenme/öğretme mücadelesi vermişlerdir. Hâlâ da vermeye devam etmektedirler.
“İran Hizbullah Zindanında”, Türklük mücadelesi verilen topraklarda, yakın bir geçmişte olmasına rağmen hakkında bilgi sahibi olmadığımız hakikatleri, bizzat yaşayanların ve onların birinci dereceden yakınlarının tanıklığı ile gün yüzüne çıkarır. Konusu itibariyle bir dönem romanıdır aslında. Yakın tarihimize ışık tutan büyük bir eser. Gücünü içeriğinden, anlattığı hakikatlerden, bu anlatımı zenginleştiren ve hâlâ hayatta olan tanıkların yaşadıklarından alır.
Sevgili Eluca Atalı, “İran Hizbullah Zindanında” romanının yazılış serüvenini, Azerbaycan’da yayınlanma sürecini anlatarak bu romanın Türkiye’de yayınlanmasını, Türk okuru ile buluşmasını çok istediğini ifade etti. Azerbaycan’da yayınlandıktan kısa bir süre sonra PDF dosyasını bana gönderdi. Türkiye Türkçesine aktarılarak okuyuculara ulaştırılması konusunda birlikte çalışmaya karar verdik. Dolayısıyla romanı Türkiye’de ilk okuyanlardan biriyim, belki de ilk okuyanım. Roman, benim çevirim ile Çınaraltı Yayınları tarafından 2024 yılı mayıs ayında Türk okuruna ulaştırıldı. Şu anda Türkiye’de kitap satılan tüm internet satış noktalarında ulaşılabilir durumdadır.
“İran Hizbullah Zindanında” kitabını okuduğumda beni en çok etkileyen bölüm Fatma’nın “Zindan Günlükleri” oldu. Bir genç kızın, Türkçe broşür/dergi dağıtmak suçundan zindana düşmesi ve orada şahit olduğu olaylar, maruz kaldığı zulüm ve işkenceler, zindanda gün be gün yaşananlar…
Anlatılanlar, bir roman olarak okunurken dahi dayanılır gibi değildi. Evet, bu bir romandı. Mutlaka içinde bir miktar kurgu barındırmaktaydı. Ama yaşananlar hakikatin ta kendisiydi.
Çoğu zaman gözyaşlarıma hâkim olamadım kitabı okurken. Hatta bir seferinde Sevgili Eluca Hanım’ı aradım. Okuduğum bölümü anlattım. “Ben okurken dayanamıyorum. Siz bu satırları yazarken neler hissettiniz?” diye sordum. Kendisi de bu kitabı ağlayarak, gözyaşları içinde yazdığını, redaktör hanımefendinin de aynı duygularla kitabı redakte ettiğini söylediğini ifade etti. Demek ki, gözyaşları ile yazılan kitaplar gözlerden yaşlar akarak okunuyordu.
Bunlar çaresizliğin veya ümitsizliğin gözyaşları değildi. Hemen yanı başımızda soydaşlarımızın maruz kaldığı zulüm ve işkenceden yıllar boyunca habersiz kalmanın hüznüydü.
Bu romanı okuyunca, merhum Samed Behrengi ve onun ölümsüz eseri “Küçük Kara balık” kitabı gözümde canlandı. “Küçük Kara Balık”ta anlatılanları şimdi daha iyi anlıyordum. Samed Behrengi’nin o eşsiz mücadelesi zihnimde tam anlamıyla yerine oturuyordu. Çünkü bu bir özgürlük kitabıydı. Şahlık rejimine karşı verilen Türklük mücadelesinin simge eseri. Çocuk kitabı olarak yazılmıştı ama içerikte büyüklere yol gösterecek, ışık tutacak mesajlar vardı. “Küçük Kara Balık” hâlâ Türkiye’mizde en çok okunan, en çok satan çocuk kitaplarındandır. 20’den fazla yayınevi tarafından basılmış ve okuyucuya ulaştırılmıştır.
“İran Hizbullah Zindanında” kitabında Sayın Eluca Atalı, “Molla Rejimi”nin bilinmeyen iç yüzünü de ortaya koyar. 1979-1988 yıllarında, görünüşte din adına verilen mücadele başarıyla sonuçlanmış ve “İran İslam Cumhuriyeti” kurulmuştur. Ama hakikatte yaşananların “İslam” ile, “din” ile uzaktan yakından alakası yoktur.
Molla rejimi, baskı üzerine kurulan despotik bir yönetimdir. Dünyaya din/inanç/mezhep pazarlarken soydaşlarımıza karşı, İslam’a/inanca ve insanlığa aykırı zulüm ve işkenceleri had safhada uygulayabilmektedir. Genç kızlar ve kadınlar, uydurulan suçlarla tutuklanmakta, türlü işkencelere maruz bırakılmakta, sonrasında bir hiç uğruna idam edilmektedir. Hele o idam sürecinde yaşananlar… Mollalar ve rejim askerlerinin genç kızlarımıza yönelik insanlık dışı, ahlaksız muameleleri… Anlatmaya kelimelerin kifayetsiz kaldığı alçakça davranışlar…
Romanlar tarih kitabı değildir aslında. Bir konuyu, olayı veya dönemi ele alan, kurgularla zenginleştirilen edebiyat eserleridir. Fakat “İran Hizbullah Zindanında”, roman olmanın yanında yakın tarihimize ışık tutan güçlü bir eserdir. Yaşanan ama yazılmayan, bilinen ama anlatılmayan gerçekleri konu edinir. Bu yönüyle dünya edebiyat tarihinde başarılı olacak, klasik eserler arasında hak ettiği yeri mutlaka alacaktır.
Azerbaycan’ımızın kuzeyi ve güneyiyle bütün olacağı günler çok uzak değil. Verilen tüm bu mücadele bir gün mutlaka başarıya ulaşacak ve Türk Dünyası’nın yeni şahlanışı Azerbaycan topraklarında gerçekleşecektir.
Yeter ki bizler, büyük Türk düşünürü Hacı Bektaş-ı Veli’nin söylediği gibi “Bir olalım, iri olalım, diri olalım.”
Çünkü Türklük davasının önder savaşçısı, “Emrolunduğu gibi dosdoğru olan”, dosdoğru konuşan ve dosdoğru yazan Atsız bizlere müjdeyi vermiştir:
“Gönlündeki yaraların kanını dindir,
Yüzde yüz Türk olduğun gün, cihan senindir!”
29.03.2026 – İstanbul
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
