Araştırmacı, Yazar: Mesut HARAY
Siyasetin romantik koridorlarında İran, Batı hegemonyasına kafa tutan “yalnız ve onurlu bir şövalye” gibi pazarlanır. Ancak bu illüzyonun perdesi aralandığında, karşımıza çıkan manzara bir kurtuluş savaşı değil, sofistike bir “ideolojik kolonyalizm” örneğidir. Emperyalizm sadece bir ülkenin bayrağını başka bir toprağa dikmesi değildir; emperyalizm, bir merkezin, çevresindeki halkların siyasi iradesini, enerjisini ve geleceğini kendi bekası için ipotek altına almasıdır. Bu bağlamda İran, emperyalizme karşı bir barikat değil, bölgede alternatif bir “nüfuz imparatorluğu” inşa eden hırslı bir oyuncudur.
İran’ın en büyük başarısı, yayılmacı emellerini “mazlumların savunuculuğu” ve “direniş ekseni” gibi kutsal ambalajlarla paketleyebilmesidir. Emperyalizmin klasik tanımı olan “başka milletleri sömürge siyaseti ile yok etmek” ilkesi, bugün İran tarafından modern bir formatta uygulanıyor. Tahran; Bağdat, Şam, Beyrut ve Sana’da doğrudan valiler atamıyor belki, ama kurduğu devasa vekalet ağları (Hizbullah, Haşdi Şabi, Husiler) aracılığıyla bu başkentlerin karar alma mekanizmalarını felç ediyor. Eğer bir ülkenin parlamentosu Tahran’ın onayı olmadan hükümet kuramıyorsa, o ülkede emperyalizmin en rafine hali yaşanıyor demektir.

Bu “vekalet emperyalizmi”, asıl emperyalist güçlerden bile daha yıkıcı olabiliyor. Zira klasik emperyalist, sömürgeyi ayakta tutmak için altyapı yatırımı yapmak zorundayken; İran rejimi, nüfuz alanındaki ülkeleri birer “etken tampon bölge” veya “canlı kalkan” olarak kullanıyor. Lübnan’ın ekonomik çöküşü veya Suriye’nin bir enkaza dönüşmesi, Tahran’ın güvenlik doktrini açısından ikincil meselelerdir. Asıl amaç, savaşı kendi sınırlarından uzakta tutmak ve Arap coğrafyasının insan kaynağını İran’ın bölgesel hırsları için cepheye sürmektir. Bu, sömürgeciliğin kanla yazılmış en ağır bedellerinden biridir.
İran rejiminin “iç emperyalizm” karnesi ise dışarıdaki yayılmacılığından daha karanlıktır. Kendi sınırları içindeki Azerbaycan Türklerini, Kürtleri, Arapları ve Beluçları; dillerinden, kimliklerinden ve ekonomik kaynaklarından mahrum bırakan bir merkezin, sınır ötesinde “özgürlük” dağıttığını iddia etmesi devasa bir tutarsızlıktır. Bir devlet, kendi tebaasını etnik ve mezhepsel bir potada eritip kimliksizleştirmeye çalışıyorsa, o devlet aslında kendi halkının bir kısmına karşı sömürgeci bir güç gibi davranıyor demektir. Bu noktada İran, dışarıda emperyalizme karşı savaşıyormuş gibi yaparken, içeride kadim halkların kültürel genetiğine müdahale eden bir yapıya dönüşmüştür.
Sonuç olarak İran, küresel emperyalist sistemin bir antitezi değil, o sistemin içinde kendine daha geniş bir oda arayan “rakip” bir güçtür. Batı emperyalizminin bölgedeki hatalarını ve yarattığı nefret boşluğunu, kendi dini-politik hegemonya projesiyle doldurmaktadır. Dolayısıyla İran’ı değerlendirirken “emperyalizme karşı mı?” sorusundan ziyade, “Hangi emperyalizmin tarafındayız?” sorusu daha gerçekçidir. Çünkü Tahran’ın inşa ettiği şey, özgürleşmiş bir Orta Doğu değil, merkezinde Velayet-i Fakih’in oturduğu, çevre ülkelerin ise bu merkeze hizmet eden uydular haline geldiği modern bir “Pers Nüfuz İmparatorluğu”dur.
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
