Milletleri Yok Sayan Hiçbir Devlet Ayakta Kalamaz
Tarih, kendisini inkâr eden devletleri affetmez. Özellikle milletleri yok sayarak ayakta kalmaya çalışan çok uluslu merkezî rejimler, er ya da geç aynı akıbete sürüklenir: çözülme. Bugün İran’ın içinde bulunduğu tablo, bu tarihsel çizginin neredeyse birebir tekrarını andırmaktadır.
Burada mesele bir “ülke” meselesi değil, milletler meselesidir. İran’da yaşanan kriz; ekonomik yaptırımların, rejim karşıtı sloganların ya da dış politikanın ötesinde, çok daha derin bir yapısal soruna işaret etmektedir: Devlet ile milletler arasındaki kopuş.
Devlet Var, Millet Yok Sayılıyor
İran, kendisini bir ulus-devlet olarak tanımlasa da gerçekte bir milletler mozaiği üzerinde yükselmiş ideolojik bir merkez devletidir. Azerbaycan Türkleri, Kürtler, Araplar, Beluçlar ve Türkmenler; bu devletin sınırları içinde yaşamakta, ancak devletin “sahibi” olarak görülmemektedir.
Bu durum tarihte yeni değildir. Aynı yapı, daha önce de defalarca denenmiş ve her seferinde başarısız olmuştur.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Sovyetler Birliği’dir. SSCB, onlarca milleti “Sovyet insanı” kimliği altında eritmeye çalışmış; dili, tarihi ve milli hafızayı merkezi ideolojiye tabi kılmıştır. Sistem güçlü olduğu sürece bu baskı sürdürülebilmiş, ancak merkez zayıfladığında bastırılmış milletler eş zamanlı olarak sahneye çıkmıştır. Sonuç: dağılma.
Yugoslavya Sendromu: Kurucu Millet Yanılgısı
Bir diğer çarpıcı örnek Yugoslavya’dır. Yugoslavya’da Sırplar, devletin doğal sahibi olarak konumlandırılmış; diğer milletler bu merkez etrafında “tolere edilen unsurlar” olarak görülmüştür. Baskı sürdürülebildiği sürece sistem ayakta kalmış, fakat ilk ciddi kırılmada zincirleme kopuş başlamıştır.
İran’da bugün Fars kimliği, benzer biçimde devletin kurucu ve üstün kimliği olarak sunulmaktadır. Şiilik ise bu kimliğin ideolojik çimentosu hâline getirilmiştir. Ancak tarih göstermiştir ki mezhep veya ideoloji, millet gerçeğinin yerini tutamaz.
Asimilasyon Çağında Yaşamak Mümkün mü?
- yüzyılda bir devleti ayakta tutmanın yolu, ana dilleri yasaklamak, tarihi yeniden yazmak ve kültürel çeşitliliği güvenlik tehdidi olarak görmek değildir. Tam tersine, bu yöntemler devletin meşruiyetini içeriden kemirir.
İran’da:
- Ana dilde eğitim yoktur.
- Milli kimlik talepleri “bölücülük” olarak kriminalize edilmektedir.
- Devlet, milletleri temsil eden bir çatı değil; onlara karşı konumlanan bir aygıt gibi çalışmaktadır.
Bu tablo, Avusturya-Macaristan’ın son dönemini hatırlatmaktadır. Merkez, çok geç kaldığını fark ettiğinde artık geri dönüş mümkün olmamıştır.
İran’ı Ayakta Tutan Şey Güç Değil, Baskıdır
İran bugün hâlâ ayakta olabilir; fakat bu ayakta kalış, rızaya değil baskıya dayanmaktadır. Güvenlik aygıtı, milis yapıları ve korku rejimi; devletin toplumsal sözleşmenin yerini tutmaktadır. Oysa tarih açıkça göstermiştir ki baskı, sadakat üretmez; yalnızca gecikmiş bir çözülme yaratır.
Reform mu, Çözülme mi?
İran’ın önünde iki yol vardır:
- Milletleri tanıyan, çok dilli, çok kimlikli gerçek bir siyasal dönüşüm
- Ya da Yugoslavya, SSCB ve Avusturya-Macaristan örneklerinde olduğu gibi, gecikmiş ve sancılı bir çözülme
Tarihsel deneyim şunu söylüyor:
Milletleri inkâr eden devletler reform yapamaz; yalnızca dağılır.
İran bugün bir eşiktedir. Bu eşik, sadece İran’ın değil, içinde bastırılan milyonlarca insanın ve bölgenin geleceğini belirleyecektir.
Araştırmacı, Yazar: Aynur İMRAN
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
