Atatürk döneminde Güney Azerbaycan, Türkiye’nin devlet hafızasında vardı. Peki bu bilgi zamanla toplum hafızasından nasıl uzaklaştı?
Yazar: Efsane Sayınqala
Yıllar önce Türkiye’de insanlara Güney Azerbaycan’dan söz ettiğimde sık sık aynı soruyla karşılaşıyordum:
“İran’da Türk var mı?”
İlk başlarda bu soruya şaşırıyordum. Çünkü sözünü ettiğim coğrafya, Türkiye’nin hemen doğusundaydı. Tebriz, Erdebil, Urmiye ve Hoy gibi şehirler yalnızca İran tarihinin değil, Türk tarihinin ve bölgesel siyasetin de önemli merkezleriydi.
Zamanla şunu anladım: Mesele, insanların kötü niyetli olması değildi. Asıl mesele, Türkiye’nin devlet hafızasında bulunan bir bilginin toplumun ortak hafızasında aynı ölçüde yaşamıyor olmasıydı.
Bu da bizi önemli bir soruya götürüyor:
Atatürk döneminde Ankara, İran Azerbaycanı’ndaki Türk nüfusun durumunu biliyor muydu?
Mevcut kaynaklara bakıldığında cevap büyük ölçüde evet. Ancak bu “evet”, düşündüğümüzden daha karmaşık.
Konu derinlemesine incelendiğinde Ankara’nın bu coğrafyadan haberdar olmaması düşünülemez. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Güney Azerbaycan, Türkiye açısından uzak ve bilinmeyen bir bölge değildi. Türkiye’nin doğu sınırının hemen karşısındaki bu bölgedeki gelişmeler; sınır güvenliği, aşiret hareketleri, kaçak geçişler, İran’ın merkezileşmesi ve Sovyet etkisi bakımından Ankara’nın doğrudan ilgi alanındaydı.
Araştırmalar, Türkiye’nin sınır makamları ve Birinci Umumi Müfettişlik çevresindeki görevliler aracılığıyla Güney Azerbaycan’daki gelişmeleri takip ettiğini gösteriyor.
Dolayısıyla asıl soru, “Ankara biliyor muydu?” değil, “Ankara ne biliyordu?” olmalı.
Çünkü bir bölgede Türk nüfusunun bulunduğunu bilmek başka; o nüfusun dilini, eğitimini, kültürel durumunu ve siyasal gelişmelerini ayrıntılı biçimde takip etmek başkadır.
Bir de daha önemli bir ayrım vardır:
Bilmek, müdahale etmek değildir.
Ankara’nın önündeki zor denge
Atatürk dönemindeki Türkiye henüz yeni kurulmuş bir devletti. Doğu sınırının güvenliği, bölgedeki isyanlar ve sınırın iki tarafındaki hareketlilik, Ankara’nın ciddi meseleleri arasındaydı.
1926 Türkiye-İran Dostluk ve Güvenlik Antlaşması bu ortamda imzalandı. İki ülkenin birbirlerinin güvenliğine zarar verecek faaliyetleri önleme ve sınır bölgelerindeki sorunlarla mücadele etme iradesi, ilişkilerin temel unsurlarından biri oldu.
Böylece önemli bir tarihsel denge ortaya çıktı: Ankara, İran Azerbaycanı’ndaki Türk varlığının farkındaydı; ancak Türkiye’nin İran’la ilişkilerini bu mesele üzerinden bir çatışmaya dönüştürmek istemiyordu.
Bu iki durum birbirine zıt değildir. Tam tersine, Atatürk dönemi dış politikasını anlamak için ikisini birlikte değerlendirmek gerekir.
Peki Atatürk’ün Güney Azerbaycan konusunda kaygısı var mıydı?
Bu soruya, “Atatürk Güney Azerbaycan’ın kurtarılmasını istiyordu” diye kesin cevap vermek tarihsel açıdan fazla ileri gitmek olur. Ancak diğer uçtaki, “Ankara’nın İran ve Güney Azerbaycan’daki Türklerin durumuyla hiç ilgisi yoktu” iddiası da mevcut kaynaklarla bağdaşmaz.
Kaynaklar, İran Azerbaycanı meselesinin Türkiye-İran ilişkilerinde dikkate alınan konulardan biri olduğunu; Türkiye’de bazı aydınların İran’daki Türk topluluklarıyla kültürel bağların korunmasını savunduğunu gösteriyor.
Burada “kaygı” kelimesini dikkatli kullanmak gerekir. Daha ihtiyatlı bir ifadeyle söylemek gerekirse Ankara, İran’daki Türk nüfusun durumunu ve İran’ın merkezileşme politikalarının bu nüfus üzerindeki etkilerini takip ediyor; ancak bu meseleyi İran’a karşı müdahaleci bir dış politikanın merkezine yerleştirmiyordu.
İnce çizgi tam da buradadır.
Rıza Şah ve değişen İran
1925’te Rıza Han’ın şah olmasıyla İran’da güçlü bir merkezileşme dönemi başladı.
Bu politika yalnızca Azerbaycan Türklerini hedef alan bir uygulama değildi. İran’daki aşiretlerin, yerel güçlerin ve farklı toplulukların merkezî devlet altında toplanması, Rıza Şah döneminin genel karakteriydi. Aynı zamanda bu merkezileşme, Güney Azerbaycan’ın Kaçar döneminde sahip olduğu özerk yapıyı da ortadan kaldırdı.
Merkezileşme ve Fars merkezli ulus devlet anlayışının güçlenmesi, başta Türkçe olmak üzere yerel dillerin kamusal kullanımını da derinden etkiledi. Türkiye’deki kaynaklar bu gelişmeleri yakından izliyordu.
Burada Ankara’nın önünde zor bir soru vardı:
İran’daki Türk nüfusun durumunu gözetirken, İran’ın iç işlerine müdahale etmeden nasıl hareket edilecekti?
Üstelik Türkiye’nin doğu sınırının güvenliği ve Sovyetler Birliği faktörü de hesaba katılmak zorundaydı.
Devlet biliyordu, ama devletin yaptığı başkaydı
Belki de bu konudaki en büyük yanılgımız, bilmek ile harekete geçmek arasındaki farkı gözden kaçırmamızdır.
Ankara’nın Güney Azerbaycan’daki Türk nüfustan haberdar olması, İran’ın iç siyasetine müdahale edeceği anlamına gelmiyordu. Ankara, İran’ın toprak bütünlüğünü, Türkiye’nin doğu sınırlarının güvenliğini ve bölgesel dengeleri de hesaba katıyordu.
1926’dan 1930’lara uzanan süreçte Türkiye-İran ilişkilerinin giderek kurumsallaşması ve 1937 Sadabat Paktı’yla bölgesel iş birliğinin güçlenmesi bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Atatürk dönemindeki yaklaşımı şöyle özetlemek daha doğru olur:
Ankara, İran Azerbaycanı’ndaki Türk varlığının farkındaydı; fakat bu farkındalığı İran’ın toprak bütünlüğünü hedef alan bir devlet politikasına dönüştürmedi.
Bu bir çelişki değildir. Kültürel yakınlık ile devlet çıkarlarının aynı şey olmadığını gösterir.
Asıl şaşırtıcı soru
Eğer Ankara biliyorduysa…
Eğer devletin elinde raporlar, diplomatik bilgiler ve sınırdan gelen gözlemler varsa…
Bugün Türkiye’de neden hâlâ “İran’da Türk var mı?” sorusuyla karşılaşabiliyoruz?
Bence yazının asıl meselesi burada başlıyor.
Devletlerin hafızası ile toplumların hafızası aynı şekilde oluşmaz. Devlet bir bölgeyi yıllarca raporlarında takip edebilir. Diplomatlar o bölgeyi tanıyabilir, sınır görevlileri gelişmeleri Ankara’ya aktarabilir. Fakat bunların hiçbiri toplumun ortak tarih bilgisine dönüşmeyebilir.
Zamanla dış politika öncelikleri değişir, yeni tehditler ortaya çıkar, yeni nesiller yetişir ve başka tarih anlatıları öne çıkar. Böylece bir zamanlar devlet belgelerinde ayrıntılı biçimde izlenen bir coğrafya, toplum hafızasında silikleşebilir.
Belki de “İran’da Türk var mı?” sorusu yalnızca bir bilgi eksikliğini değil, devlet hafızası ile toplum hafızası arasındaki mesafeyi de gösteriyor.
Peki Ankara neden daha fazlasını yapmadı?
Bugünden bakarak, “Madem Türkler vardı, neden Ankara onları desteklemedi?” diye sormak kolaydır.
Ancak tarihçi açısından daha doğru soru şudur:
Ankara, İran Azerbaycanı’ndaki Türk varlığı ile Türkiye’nin güvenlik ve dış politika çıkarları arasındaki dengeyi nasıl kurmaya çalıştı?
Çünkü Türkiye’nin önünde Sovyetler Birliği, İran’la ortak sınır, doğu güvenliği ve henüz yeni kurulmuş bir devletin sınırlı imkânları vardı.
Bu nedenle dönemin politikasını yalnızca “ilgisizlik” olarak açıklamak, tarihsel tabloyu fazlasıyla basitleştirir.
Son söz: Ankara biliyordu
Bugün iki aşırı yorumdan da kaçınmak gerekiyor.
“Ankara Güney Azerbaycan’ı hiç bilmiyordu.” Bu iddiayı kaynaklar desteklemiyor.
Ancak “Ankara, Güney Azerbaycan’ı kurtarmak için aktif bir devlet politikası yürütüyordu” demek de doğrudan belgelerle desteklenmesi gereken çok daha güçlü bir iddiadır.
Eldeki tablo daha karmaşıktır: Ankara biliyordu. Bölgedeki Türk nüfusun varlığından ve İran’daki gelişmelerden haberdardı. Bunları sınır güvenliği, İran’ın merkezileşmesi ve Türkiye-İran ilişkileri çerçevesinde değerlendiriyordu. Fakat bu bilgi, İran’a karşı açık bir müdahale politikasına dönüşmedi.
Belki de Atatürk dönemini anlamanın anahtarı tam burada: Türk dünyasına duyulan tarihî ve kültürel yakınlık ile Cumhuriyet’in devlet çıkarları aynı şey değildi.
Bugün bize kalan en çarpıcı soru hâlâ ortada:
Ankara’nın bildiği Güney Azerbaycan’ı Türkiye toplumu ne zaman ve neden unuttu?
Belki de bu sorunun cevabı yalnızca Atatürk döneminde değil, Cumhuriyet’in sonraki on yıllarında aranmalıdır.
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
