İran’da Türk-Kürt İlişkilerine Yeniden Bakış

İran’daki etnik ve ulusal ilişkiler, özellikle Türkler ile Kürtler arasındaki tarihsel ve siyasal temaslar, karşılaştırmalı siyaset ve etnik çalışmalar açısından temel araştırma başlıklarından biridir. Bu ilişkileri sağlıklı biçimde değerlendirebilmek için yalnızca tarihe dönmek yeterli değildir; aynı zamanda güç yapılarının nasıl şekillendiğini, kaynakların nasıl dağıtıldığını ve iç ile dış aktörlerin bu denklemi nasıl etkilediğini de dikkate almak gerekir. Bu makalenin amacı, İran’da Türk-Kürt ilişkilerine analitik bir çerçeveden bakmak; birlikte yaşama imkanlarını, gerilim alanlarını ve geleceğe ilişkin muhtemel senaryoları değerlendirmektir.

İran, tarih boyunca çok etnikli ve çok katmanlı bir siyasi yapı olarak varlığını sürdürmüştür. Selçuklular, Gazneliler ve Kaçarlar gibi Türk kökenli hanedanların yaklaşık bin yıllık siyasal etkisi, bu coğrafyada Türk unsurunun devlet kurucu rolünü açık biçimde göstermektedir. Ne var ki modern devlet ve milliyetçilik kuramları, tarihsel meşruiyetin tek başına bugünün siyasal sorunlarını çözmeye yetmeyeceğini ortaya koymaktadır. Benedict Anderson ve Ernest Gellner gibi düşünürlerin işaret ettiği üzere, modern siyasal topluluklar yalnızca geçmişe dayanarak değil, güncel kurumlar, kapsayıcı vatandaşlık ve ortak siyasi uzlaşı temelinde ayakta kalabilir. Bu nedenle İran’daki etnik ilişkileri anlamak için, tarihin sembolik ağırlığını kabul etmekle birlikte, analiz odağını bugünün toplumsal ve siyasal gerçekliklerine yöneltmek zorunludur.

Bugün İran İslam Cumhuriyeti’nin içinde bulunduğu tablo, sistemin derin bir meşruiyet ve yönetişim krizi yaşadığını göstermektedir. Bu çözülmenin ne zaman ve hangi biçimde sonuçlanacağı kesin olarak bilinemese de, mevcut yapının uzun vadede sürdürülebilir olmadığı yönündeki kanaat giderek güçlenmektedir. Bu çerçevede İran’ın geleceği, merkeziyetçi ve tekçi bir düzenin devamında değil; vatandaş katılımına dayalı, çoğulcu ve demokratik bir yönetim modelinde aranmalıdır. Arend Lijphart’ın çoğul toplumlara ilişkin yaklaşımında da vurgulandığı gibi, etnik ve ulusal çeşitliliğin bulunduğu siyasal yapılarda istikrarın yolu baskıdan değil, paylaşımcı ve kapsayıcı kurumsal mekanizmalardan geçer.

Türkler, Kürtler, Beluçlar ve Araplar, hem Pehlevi döneminde hem de İslam Cumhuriyeti sürecinde merkeziyetçi devlet anlayışına karşı farklı düzeylerde siyasal, kültürel ve toplumsal mücadeleler yürütmüşlerdir. Ancak muhalefet blokları içindeki temel sorunlardan biri, özellikle Güney Azerbaycan milli hareketi ile bazı Kürt siyasi ve silahlı yapıları arasında ortaya çıkan yapısal ve stratejik ayrışmadır. Güney Azerbaycan hareketi daha çok sivil, kültürel ve siyasal bir çizgide ilerlerken, Kürt sahasında siyasal faaliyet ile silahlı örgütlenmenin iç içe geçtiği daha karmaşık bir tablo gözlemlenmektedir. Bu fark, yalnızca yöntemsel bir ayrım değil; aynı zamanda geleceğe ilişkin siyasal tahayyüllerin de birbirinden farklılaştığını göstermektedir. Donald Horowitz’in etnik çatışma literatüründe belirttiği gibi, farklı topluluklar arasındaki gerilimlerin sertleşmesinde yalnızca tarihsel hafıza değil, örgütlenme biçimleri ve siyasal araçların niteliği de belirleyici rol oynar.

Bununla birlikte, Türkler ile Kürtler arasındaki ilişkiyi yalnızca çatışma potansiyeli üzerinden okumak eksik ve yanıltıcı olur. Azerbaycan’da yaşayan Kürt nüfus ile Kürdistan bölgesinde yaşayan Türk nüfus, iki halk arasında gerilim üreten bir unsur olmaktan çok, doğru siyasal çerçeve kurulduğu takdirde, karşılıklı güven ve işbirliğini güçlendirebilecek toplumsal köprülerdir. Tam da bu nedenle, söz konusu demografik gerçekliğin siyasi rekabetin sert bir aracına dönüştürülmesi, yalnızca iç barışı zedelemez; aynı zamanda dış müdahalelere açık, kırılgan bir zemin de üretir. Will Kymlicka’nın çokkültürlülük yaklaşımı ile Amartya Sen’in çoğul kimlikler üzerine düşünceleri, bireyleri tek bir etnik aidiyete hapseden siyasal dilin, toplumsal barışı zayıflattığını göstermektedir. İran sonrası dönemde ihtiyaç duyulan şey, toplulukları birbirine karşı mevzilendiren bir siyaset değil; eşit yurttaşlığı, yerel temsili ve kültürel güvenceyi bir arada düşünebilen yeni bir siyasal akıldır.

Meselenin yalnızca İran içi bir sorun olmadığı da açıktır. Türkler ve Kürtler, İran sınırlarının ötesine taşan geniş bir bölgesel dağılıma sahiptir. Kürt nüfus Türkiye, Irak ve Suriye’ye; Türk nüfus ise Türkiye, Azerbaycan Cumhuriyeti, Irak ve Suriye’nin bazı bölgelerine uzanan çok katmanlı bir toplumsal ve siyasal coğrafya içinde yaşamaktadır. Bu durum, İran’daki Türk-Kürt ilişkilerini doğrudan bölgesel jeopolitiğin konusu haline getirmektedir. Dolayısıyla İran’da kurulacak yeni düzenin etnik ilişkileri yönetme biçimi, yalnızca ülke içi istikrarı değil, bölgesel dengeleri de etkileyecektir. Yanlış tasarlanmış politikalar, sınır aşan etnik duyarlılıkları harekete geçirerek yeni kırılmalar üretebilir; buna karşılık dengeli ve adil bir model, hem İran içinde hem de çevre bölgelerde yumuşatıcı bir rol oynayabilir.

Bu noktada temel gerçek şudur: Türkler ile Kürtler, siyasal tercihlerden ve rejimlerin niteliğinden bağımsız olarak, aynı coğrafyada komşu halklar olarak yaşamaya devam edeceklerdir. Bu yüzden asıl mesele, birlikte yaşayıp yaşamayacakları değil; bu birlikte yaşamın hangi hukuki, siyasi ve ahlaki temeller üzerine kurulacağıdır. Kalıcı barış, ancak karşılıklı tarihsel hassasiyetleri tanıyan, hegemonik projeleri dışlayan, yerel iradeyi tanıyan ve çoğulcu bir siyasal düzen kuran yaklaşımla mümkün olabilir. İsmail Gaspıralı’nın “dilde, fikirde, işte birlik” çağrısı da burada yeniden anlam kazanmaktadır. Bu birlik, tek tipleştirme anlamına gelmez; aksine, farklılıkları tanıyan ve ortak geleceği birlikte kurmayı mümkün kılan bir siyasal olgunluğu ifade eder.

Sonuç olarak, İslam Cumhuriyeti sonrası İran’da Türk-Kürt ilişkilerinin geleceği, iki halkın birbirini nasıl tanımlayacağına ve yeni siyasal düzenin hangi ilkeler üzerine inşa edileceğine bağlı olacaktır. Çatışma dili, kısa vadede mobilizasyon sağlayabilir; ancak uzun vadede yalnızca yeni fay hatları üretir. Buna karşılık eşitlik, temsil, kültürel güvence ve karşılıklı saygı temelinde geliştirilecek bir model, hem İran’ın demokratikleşmesi hem de toplumsal istikrarın sağlanması açısından en gerçekçi yoldur. İran’ın geleceği, halkların birbirini bastırdığı bir düzende değil; birbirini tanıdığı, kabul ettiği ve ortak siyasi zeminde buluşabildiği bir yapıda şekillenebilir.

Dr. Kerim Askerî

Yazar

  • Mesut HARAY

    Bu platform, Güney Azerbaycanlı araştırmacı, gazeteci Mesut HARAY tarafından kurulmuştur. Türkiye, Güney Kafkasya, Orta Doğu ve Orta Asya'daki gelişmeleri; tarihsel bağlam, aktörlerin motivasyonları ve uluslararası dengeler ışığında yorumlarız. Tarafsız, bağımsız ve gerçeklere dayalı gazetecilik anlayışıyla; okura yalnızca bilgi değil, anlama yetisi kazandıran bir perspektif sunmak öncelikli hedefimizdir. Bu site; araştıran, sorgulayan ve geleceği öngörmeye çalışan herkes için bir analiz üssüdür.


HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Mesut HARAY adlı kullanıcının avatarı

By Mesut HARAY

Bu platform, Güney Azerbaycanlı araştırmacı, gazeteci Mesut HARAY tarafından kurulmuştur. Türkiye, Güney Kafkasya, Orta Doğu ve Orta Asya'daki gelişmeleri; tarihsel bağlam, aktörlerin motivasyonları ve uluslararası dengeler ışığında yorumlarız. Tarafsız, bağımsız ve gerçeklere dayalı gazetecilik anlayışıyla; okura yalnızca bilgi değil, anlama yetisi kazandıran bir perspektif sunmak öncelikli hedefimizdir. Bu site; araştıran, sorgulayan ve geleceği öngörmeye çalışan herkes için bir analiz üssüdür.

Bir Cevap Yazın

HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin