Suudi Arabistan’a yönelik Husi saldırıları sürerken Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın üç üyesi İran’la aynı masaya oturuyor. Bu temas, bölgesel gerilimi düşürme arayışı kadar, yeni savunma paktının gerçek gücünü ve sınırlarını da gösterecek.
HARAYHABER | Makale
26 Ekim 2026
Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman, Pakistan Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Münir ve Türkiye Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın’ın Tahran’daki görüşmeleri, sıradan bir diplomatik ziyaret sayılamaz. Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalayan üç ülkenin en üst düzey güvenlik temsilcileri, İran’la bölgesel güvenliği konuşmak üzere aynı masada. Üstelik bu temas, Suudi Arabistan’ın İran’la aynı çizgideki Husilerin saldırıları nedeniyle baskı altında olduğu bir dönemde gerçekleşiyor.
Bu tablo, Mekke Paktı’nın temel iddiasını sınıyor: Üç ülke bir yandan ortak savunma ve caydırıcılık mekanizması kurarken diğer yandan İran’la doğrudan güvenlik görüşmesi yürütüyor. Burada asıl mesele, Tahran’a gidilmesi değil; bu masanın saldırıları durduracak somut bir sonuç üretip üretemeyeceği.
Aynı görüşmeye iki farklı gündem
Görüşmenin amacı, Suudi Arabistan tarafından gerilimi düşürmek ve diplomatik çözüm yollarını desteklemek olarak açıklandı. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi ise gündemde İsrail’in bölgesel politikaları, Filistin ve Lübnan’daki gelişmeler ile ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askerî faaliyetlerinin sonuçlarının bulunacağını söyledi. Böylece aynı görüşmeye iki farklı çerçeve eşlik ediyor: Riyad için bölgesel gerilimin azaltılması; Tahran için ABD ve İsrail’in eylemlerinin bölgesel güvenlik üzerindeki etkisi.
Bu ayrım önemsiz değil. Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygısı yalnızca büyük güçlerin İran’a yönelik politikalarından ibaret değil. Suudi topraklarına yönelen füze ve insansız hava aracı saldırıları da masanın merkezinde olmalı. Görüşme, bu saldırıların kaynağı ve sonuçları konuşulmadan yalnızca Washington ve Tel Aviv’in politikalarına odaklanırsa, bölgesel güvenlik gündemi eksik kalır.
İran’ın görüşmeyi “bölge ülkelerinin kendi güvenlik mekanizmalarını kurması” yönünde bir başlangıç olarak sunması da dikkatle okunmalı. Bu yaklaşım, Tahran’a bölgesel masada yer açarken İran’la bağlantılı silahlı aktörlerin saldırılarını ikincil plana itme riski taşıyor. Bu, görüşmenin mutlaka böyle sonuçlanacağı anlamına gelmiyor; ancak Riyad, Ankara ve İslamabad’ın masadaki önceliklerini netleştirmesini gerektiriyor.
Savunma sözü ile sahadaki gerçeklik arasındaki mesafe
Ağustosta imzalanan anlaşmaya göre, üye ülkelerden birine yönelik silahlı saldırı diğerlerine yapılmış sayılıyor. Anlaşma metni, tarafların birbirlerinin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü tehdit eden durumlara karşı yardım sağlamasını öngörüyor. Ancak yardımın hangi araçlarla ve hangi koşullarda devreye gireceği hâlâ bütünüyle açıklanmış değil. Reuters’ın aktardığına göre Türkiye anlaşmayı onaylanmak üzere parlamentoya sundu; olası Türk katkısının ekipman, istihbarat ve silah sistemleriyle sınırlı kalabileceği de bildirildi.
Pakistan ve Suudi Arabistan’ın anlaşmayı onayladığı, Pakistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü tarafından açıklanmış durumda. Türkiye’deki onay süreci ise devam ediyor. Dolayısıyla Mekke Paktı’nın siyasi ve askerî kapasitesi henüz tüm üyeler bakımından aynı aşamada değil. Suudi Arabistan’a hızlı askerî destek sağlanması konusunda açıklamalar yapılmış olsa da desteğin kapsamı ve uygulama biçimi kamuoyuna ayrıntılı biçimde sunulmadı.
Bu belirsizlik, Tahran görüşmesini daha da önemli hâle getiriyor. Çünkü paktın güvenilirliği yalnızca imza metnindeki ifadelerle ölçülmeyecek. Üyeler, kendi topraklarına yönelen tehditler karşısında ortak ve görünür bir tutum alabilecek mi? Yoksa savunma taahhüdü, kriz anında yoruma açık diplomatik bir ifadeye mi dönüşecek?
Pakistan’ın arabuluculuğu tek başına yetmez
Pakistan, İran ile ABD arasında arabuluculuk rolü üstlenmeye çalışıyor. Önceki girişimler haziranda geçici bir anlaşmaya katkı sağladı; ancak çatışmalar kısa süre sonra yeniden başladı. Reuters’ın aktardığına göre, Asım Münir’in geçen haftaki Tahran ziyareti sırasında İranlı yetkililer, talepleri karşılanmadan Washington’la görüşmeyeceklerini iletti. Bu tablo, Pakistan’ın iletişim kanalı olmasının önemli olduğunu; fakat tarafları uzlaşmaya götürecek güvencelerin henüz oluşmadığını gösteriyor.
Tahran’a giden heyet, bu nedenle iki ayrı sınavla karşı karşıya. Birincisi, İran ile ABD arasındaki gerilimi yeni bir çatışma dalgasına dönüşmeden sınırlamak. İkincisi, Suudi Arabistan’a yönelik saldırılar dâhil olmak üzere bölgesel güvenlik başlıklarını tek taraflı bir anlatının içine sıkıştırmadan ele almak.
Mekke Paktı’nın bölgeye sunduğu iddia, ortak savunma ve caydırıcılık. Tahran’daki görüşmeler ise bu iddianın diplomasiyle birlikte yürütülüp yürütülemeyeceğini gösterecek. Üç ülke masadan yalnızca “diyalog sürsün” mesajıyla kalkarsa, bölgedeki aktörler bunu yeni bir güvenlik düzeni olarak değil, krizi erteleme girişimi olarak okuyacaktır. Somut gerilim azaltıcı adımlar ve saldırılara karşı açık bir tutum ortaya çıkarsa, paktın siyasi ağırlığı artabilir.
Tahran’a gitmek, Mekke Paktı’nın geri adım attığı anlamına gelmiyor. Ancak diplomasi, ortak savunma taahhüdünün yerine geçemez. Riyad, Ankara ve İslamabad’ın önündeki asıl soru şudur: İran’la konuşurken, Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygılarını ve paktın verdiği taahhüdü aynı ciddiyetle masada tutabilecekler mi?
Kaynakça
- Reuters, “Officials from Mecca pact countries to meet Iranian officials in Tehran”, 26 Ekim 2026. Reuters
- Reuters, “Turkey submits Saudi-Pakistan defence pact to parliament for ratification”, 20 Ekim 2026. Reuters
- Associated Press, Mekke Ortak Savunma Anlaşması ve Türkiye’nin onay sürecine ilişkin açıklayıcı haber, 21 Ekim 2026. AP News
- Dawn, “Makkah pact ratified by Pakistan, Saudi Arabia, says FO”, 24 Ekim 2026.
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
