Ankara, 23 Ekim’de bölgesel güçleri ve Avrupa’yı aynı diplomatik zeminde buluşturdu. Ancak R4–E3 toplantısı bir savunma ittifakı değil; Mekke Anlaşması da Mısır’ı ve Avrupa ülkelerini kapsamıyor. Anlaşmanın stratejik ağırlığı, caydırıcılık vaadi kadar Türkiye’yi olası bir Yemen ve İran krizine hangi şartlarda bağlayacağıyla ölçülecek.

HARAYHABER | Stratejik Analiz

23 Ekim 2026’da İstanbul’da düzenlenen dışişleri bakanları toplantıları, Türkiye’nin bölgesel krizlerde daha belirleyici bir diplomatik merkez olma arayışını gösterdi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Dolmabahçe’de toplantıya katılan bazı dışişleri bakanlarını kabul etti. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan’dan oluşan R4 formatının yedinci bakanlar toplantısına ev sahipliği yaptı. Ardından bu dört ülke, Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya’dan oluşan E3 ile görüştü; İtalya da toplantıya katıldı.

Bu ayrım önemli: R4, Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki istişare formatıdır. E3 ise Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya’dır. İtalya bu toplantıda E3’ün üyesi olarak değil, ek katılımcı olarak yer aldı. İstanbul’daki geniş toplantı yeni bir savunma ittifakı kurmadı. Mekke Ortak Savunma Anlaşması ise yalnızca Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanmış ayrı bir anlaşmadır; Mısır, R4’te yer almasına rağmen bu anlaşmanın tarafı değildir.

Bu nedenle İstanbul’daki buluşmayı tek bir “İslam NATO’su” veya yeni bir askerî blok gibi sunmak gerçeği aşar. Önümüzde üç ayrı katman bulunuyor: R4’ün siyasi istişareleri, R4 ile Avrupa ülkelerinin kriz diplomasisi ve üç ülkenin ortak savunma anlaşması. Bunlar birbirini etkileyebilir; ancak üyelikleri, hukuki yükümlülükleri ve karar alma usulleri aynı değildir.

Ortak masa, farklı güvenlik dilleri

R4 ülkelerinin yayımladığı ortak açıklamada İsrail’in işgal politikası bölgesel istikrarsızlığın temel kaynağı olarak nitelendirildi. Bakanlar, 4 Haziran 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletini ve iki devletli çözümün uygulanmasını savundu. Açıklama, Batı Şeria’daki yerleşimleri ve yerleşimci şiddetini kınarken Gazze’ye kesintisiz insani yardım ulaştırılması ve yeniden imarın başlatılması çağrısı yaptı.

Aynı dört ülke, Husilerin Suudi Arabistan’a ve Yemen hükümetine yönelik saldırılarını, ayrıca Kızıldeniz ve Babülmendep’te ticari gemilere dönük eylemleri kınadı. ABD/İsrail ile İran arasındaki askerî çatışmanın çözümünde diplomasi ve diyaloğun esas alınmasını, sivillerin ve sivil altyapının hedef alınmamasını, Hürmüz Boğazı’nda güvenli geçişin yeniden sağlanmasını istedi. Böylece R4 metni iki mesajı aynı anda verdi: İsrail’in işgaline karşı güçlü siyasi itiraz ve deniz güvenliğiyle ilgili Husi saldırılarına karşı açık kınama.

R4 ile Avrupa bakanlarının katıldığı daha geniş toplantının açıklaması ise daha kısa ve ihtiyatlıydı. Metin; ABD/İsrail–İran çatışması, Filistin meselesi, Husilerin saldırıları, Hürmüz ve Babülmendep’te deniz güvenliği ile Karadeniz’deki gelişmeleri sıraladı; bölgesel sorunların diyalog, diplomasi ve gerilimi düşürme yoluyla çözülmesini istedi. Kamuya açıklanan metinlerde yeni bir ortak operasyon, takvim, uygulama mekanizması veya Ukrayna savaşı için somut bir yol haritası duyurulmadı. Bu, toplantının önemsiz olduğu anlamına gelmez; ancak şimdilik ortaya çıkan sonucun bağlayıcı bir güvenlik düzenlemesinden çok siyasi eşgüdüm ve mesaj verme olduğunu gösterir.

Toplantı öncesinde Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, İran ve Husilerin dünya ticaretini ve enerji ile gübre tedarikini baskı altına aldığı yönünde sert bir açıklama yaptı. Buna karşılık toplantı sonrasında Hakan Fidan, katılımcı ülkelerin İran’a yeni bir askerî saldırıyı desteklemediğini, yeni bir saldırının çatışmayı genişleteceğini ve çözümün diplomasiyle aranması gerektiğini vurguladı. Bu iki tutum, masadaki ortaklığın sınırını gösteriyor: Taraflar deniz yollarının korunması ve gerilimin düşürülmesi konusunda buluşabiliyor; ancak İran’ın rolü ve krizin sorumluluğu konusunda aynı dili kullanmıyor.

İstanbul’un diplomatik değeri tam da burada ortaya çıkıyor. Ankara, Avrupa’nın enerji ve ticaret güvenliği kaygılarını bölge ülkelerinin siyasi itirazlarıyla aynı masada tutmaya çalışıyor. Ancak bu formatın başarısı, farklı tehdit tanımlarını ortak bir askerî çizgiye zorlamadan yönetebilmesine bağlı. Aksi hâlde “ortak güvenlik” söylemi, bir tarafın İran’a karşı baskı politikasını, diğer tarafın İsrail’e yönelik eleştirisini gölgede bırakabilir.

Mekke Anlaşması: caydırıcılık mı, yükümlülük mü?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı 7 Ağustos 2026’da imzaladı. Anlaşmanın merkezindeki ilke, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının ortak güvenlik meselesi sayılması ve saldırıya uğrayan tarafa destek verilmesidir. Metin; askerî iş birliği ve koordinasyonun yanı sıra istihbarat paylaşımı, lojistik destek, eğitim ve tatbikatlar ile savunma sanayisi iş birliğini de kapsıyor.

Türk hükümetinin TBMM’ye sunduğu gerekçe, anlaşmayı belirli bir ülkeyi hedef almayan, bölgesel caydırıcılığı ve iş birliğini güçlendirmeyi amaçlayan bir savunma düzenlemesi olarak tanımlıyor. Gerekçeye göre kolektif savunma hükmü kendiliğinden ve otomatik biçimde işlemiyor; tarafların istişare etmesi ve mutabakata varması gerekiyor. Askerî imkânların kullanılmasında da her ülkenin kendi anayasal yükümlülükleri ve iç hukuk süreçleri geçerli. Dolayısıyla anlaşma, tek başına “Türkiye otomatik olarak savaşa girer” sonucunu doğurmuyor.

Bununla birlikte, otomatik savaş kararı bulunmaması siyasi ve stratejik riski ortadan kaldırmıyor. Anlaşma geniş bir karşılıklı yardım çerçevesi kuruyor; verilecek desteğin türü ve kapsamı ortak değerlendirmeyle belirleniyor. Türkiye’nin katkısı yalnızca asker göndermekten ibaret olmayabilir: hava savunma sistemleri, elektronik harp, teknik destek, istihbarat, lojistik veya savunma sanayisi kapasitesi de gündeme gelebilir. Hakan Fidan, Suudi Arabistan’a verilebilecek hava savunma ve elektronik harp desteği üzerinde çalışıldığını açıklamıştı. Türk askerinin yurt dışına gönderilmesi için ayrıca TBMM yetkilendirmesi gerektiği de belirtiliyor.

Anlaşma kamuoyunda NATO’nun 5’inci maddesine benzetiliyor. Benzetme, bir üyeye yönelik saldırının diğer üyeleri de ilgilendiren ortak savunma meselesine dönüşmesi bakımından anlamlıdır. Ancak bu benzerlik, anlaşmanın NATO’nun kurumsal yapısını, ortak komuta sistemini veya aynı düzeyde askerî planlama kapasitesini taşıdığı anlamına gelmez. Şimdilik açıklanan çerçeve, üç ülke arasında istişare, koordinasyon ve savunma iş birliğinin kurumsallaştırılmasına dayanıyor. Anlaşma süresiz yürürlükte kalacak; taraflar ancak yürürlüğe girdikten on yıl sonra, en az üç ay önceden bildirimde bulunarak çekilebilecek. Bu uzun süre, anlaşmayı kısa vadeli bir siyasi deklarasyondan daha kalıcı bir yükümlülüğe dönüştürüyor.

Onay süreci de tamamlanmış değil. Pakistan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Pakistan’ın ve Suudi Arabistan’ın kendi onay süreçlerini tamamladığını; anlaşmanın uygulanmasına ilişkin konuların üç ülke arasında görüşülmeye devam ettiğini bildirdi. Türkiye’de ise anlaşmanın onaylanmasını uygun bulan kanun teklifi 20 Ekim’de TBMM’ye sunuldu ve 24 Ekim itibarıyla Dışişleri ile Millî Savunma komisyonlarında bulunuyordu. Bu nedenle Türkiye’nin anlaşmayı onayladığı veya anlaşma kapsamında asker gönderme kararı aldığı söylenemez.

Ankara’nın denge hesabı

Ankara açısından anlaşma, bölgesel güvenlikte ABD’ye bağımlılığı azaltma ve Suudi Arabistan ile Pakistan’la askerî-teknolojik ilişkileri derinleştirme fırsatı sunuyor. Türkiye’nin savunma sanayisi ve askerî kapasitesi, Pakistan’ın askerî tecrübesi, Suudi Arabistan’ın mali kaynakları ve stratejik konumu birbirini tamamlayabilir. Riyad bakımından bu ortaklık, saldırılara karşı caydırıcılığı artırma ve güvenlik yükünü tek bir dış güce bırakmama arayışına karşılık geliyor. İslamabad içinse Suudi Arabistan’la eski askerî ilişkileri Türkiye’nin savunma sanayisiyle daha kurumsal bir çerçevede birleştirme imkânı yaratıyor.

Fakat tarafların tehdit algıları ve öncelikleri aynı değil. Türkiye NATO üyesi; aynı zamanda İran’la komşu, ticari ve diplomatik ilişkileri bulunan bir ülke. Suudi Arabistan’ın güvenliğini desteklemek Ankara’ya caydırıcılık kazandırabilir, fakat Hürmüz, Kızıldeniz veya Yemen’deki bir kriz Türkiye’nin İran’la yürüttüğü diplomasiyi daraltabilir. Anlaşmanın “hiçbir ülkeyi hedef almadığı” yönündeki resmî açıklama hukuken ve diplomatik olarak önemlidir; ancak bölgesel aktörler paktı yalnızca metninden değil, hangi kriz sırasında ve hangi yardımla devreye girdiğinden hareketle değerlendirecektir.

R4’nin Mısır’ı içermesi Ankara’ya ayrı bir diplomatik esneklik sağlıyor. Mısır, Mekke Anlaşması’nın tarafı olmadan R4 istişarelerinde bulunabiliyor. Böylece Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’la savunma iş birliğini geliştirirken Mısır’ı daha geniş siyasi diyalog içinde tutabiliyor. R4+E3 formatı da Avrupa’yla enerji, deniz güvenliği ve gerilimi azaltma konularında temas kanalı açıyor. Bu katmanlı yaklaşımın güçlü yanı, Ankara’ya farklı taraflarla konuşma imkânı vermesidir; zayıf yanı ise ortak bir kriz çıktığında hangi mekanizmanın ve hangi siyasi önceliğin öne geçeceğinin belirsiz kalmasıdır.

TKP neden karşı çıkıyor?

Türkiye Komünist Partisi (TKP), 21 Ekim’de Ankara’da anlaşmaya karşı yürüyüş düzenledi. Partinin Merkez Komitesi üyesi Ali Ufuk Arıkan, anlaşmanın Türkiye’yi Yemen’deki çatışmanın içine çekebileceğini savundu; Türkiye’nin emekçilerinin ve gençlerinin ABD, İsrail ya da Suudi Arabistan’ın çıkarları uğruna savaşa gönderilmesine karşı çıktı. TKP ayrıca anlaşmanın uzun süreli olmasını ve parlamentoda yeterli açıklıkta tartışılmadan uygulamaya geçirilebileceği ihtimalini eleştirdi.

Bu itirazın siyasi çerçevesi, anlaşmayı emperyalist güçlerin ve Suudi yönetiminin çıkarlarına hizmet eden bir askerî angajman olarak görmesidir. Bu, TKP’nin değerlendirmesidir; anlaşmanın otomatik olarak Türkiye’yi Yemen’de savaşa soktuğunun kanıtı değildir. Nitekim resmî gerekçe, yardım kararının istişare ve mutabakatla alınacağını; asker gönderilmesinin ayrıca Türkiye’nin anayasal sürecine bağlı olduğunu söylüyor. Bununla birlikte TKP’nin gündeme getirdiği iki soru göz ardı edilemez: Bir saldırı hangi ölçütle ortak savunma kapsamına alınacak ve Türkiye’nin vereceği desteğin sınırını kim, hangi denetimle belirleyecek? On yıl sonra çekilme imkânı da bu tartışmayı uzun vadeli bir egemenlik ve parlamenter denetim meselesine dönüştürüyor.

Sonuç: asıl ölçü, kriz anındaki karar olacak

İstanbul toplantıları Türkiye’nin bölgesel diplomasi iddiasını güçlendirdi; Mekke Anlaşması ise bu iddiaya askerî ve savunma sanayisi boyutu ekleme potansiyeli taşıyor. Ancak R4 ile Mekke Anlaşması aynı yapı değildir; Avrupa bakanları ve Mısır da üçlü savunma taahhüdünün tarafı değildir. İstanbul’daki ortak açıklamalar, farklı ülkelerin aynı masada konuşabildiğini kanıtladı; ortak ve uygulanabilir bir güvenlik doktrini oluşturduğunu henüz göstermedi.

Ankara’nın önündeki karar yalnızca anlaşmayı onaylayıp onaylamamak değildir. Anlaşmanın hangi saldırı türlerinde devreye gireceği, yardımın askerî ve teknik sınırları, TBMM’nin karar sürecindeki rolü ve İran’la diplomasi kanalının nasıl korunacağı açık biçimde tartışılmalıdır. Caydırıcılık ancak yükümlülükler anlaşılır, denetlenebilir ve siyasi hedeflerle uyumluysa güvenlik üretir. Aksi durumda, güvenlik ortaklığı olarak sunulan bir metin Türkiye’yi başkalarının krizlerinde karar alan değil, sonuçlarına katlanan bir ülkeye dönüştürebilir.

Başlıca kaynaklar

T.C. Dışişleri Bakanlığı: R4 ortak açıklaması · R4–E3 ortak basın açıklaması · TBMM: Mekke Anlaşması kanun teklifi · Pakistan’ın onay açıklaması · TKP’nin protestosu ve gerekçeleri

Yazar

  • mesutharay

    Bu platform, Güney Azerbaycanlı araştırmacı, gazeteci Mesut HARAY tarafından kurulmuştur. Türkiye, Güney Kafkasya, Orta Doğu ve Orta Asya’daki gelişmeleri; tarihsel bağlam, aktörlerin motivasyonları ve uluslararası dengeler ışığında yorumlarız. Tarafsız, bağımsız ve gerçeklere dayalı gazetecilik anlayışıyla; okura yalnızca bilgi değil, anlama yetisi kazandıran bir perspektif sunmak öncelikli hedefimizdir. Bu site; araştıran, sorgulayan ve geleceği öngörmeye çalışan herkes için bir analiz üssüdür.


HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

mesutharay adlı kullanıcının avatarı

By mesutharay

Bu platform, Güney Azerbaycanlı araştırmacı, gazeteci Mesut HARAY tarafından kurulmuştur. Türkiye, Güney Kafkasya, Orta Doğu ve Orta Asya’daki gelişmeleri; tarihsel bağlam, aktörlerin motivasyonları ve uluslararası dengeler ışığında yorumlarız. Tarafsız, bağımsız ve gerçeklere dayalı gazetecilik anlayışıyla; okura yalnızca bilgi değil, anlama yetisi kazandıran bir perspektif sunmak öncelikli hedefimizdir. Bu site; araştıran, sorgulayan ve geleceği öngörmeye çalışan herkes için bir analiz üssüdür.

Bir yanıt yazın

HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin