Ortadoğu bir kez daha savaşın eşiğinde. Ancak bu kez cephe yalnızca sınır hatlarında değil; mahkeme salonlarında, hücrelerde ve darağaçlarının gölgesinde kuruluyor. İran, ABD ve İsrail ile tırmanan gerilimin ortasında dışarıya karşı direnç gösterirken, içeride çok daha sert bir strateji devreye sokuyor: hızlandırılmış infaz politikası. Bu, rastlantısal bir sertleşme değil; planlı bir “iç cephe güvenliği” doktrinidir.
2026’nın ilk aylarından itibaren dikkat çeken tablo netleşiyor. Savaş ihtimali büyüdükçe, İran’da idam kararları hız kazanıyor. Şubat ayından sonra yalnızca birkaç hafta içinde onlarca siyasi mahkûmun idam edilmesi, bu sürecin bir “yargı pratiği” değil, doğrudan bir “stratejik araç” olduğunu ortaya koyuyor. Üstelik açıklanan rakamlar buzdağının sadece görünen kısmı; zira birçok infazın gizli yürütüldüğü ve ailelere dahi haber verilmediği iddiaları sahadan gelen en güçlü veriler arasında.
Bu sürecin en kritik kırılma noktası, yargı mekanizmasının işleyişinde yaşanıyor. İran yargı erkinin “idam kararlarını hızlandırın” talimatı, adil yargılanma ilkesinin tamamen askıya alındığını gösteriyor. Haftalar içinde sonuçlanan davalar, avukatsız duruşmalar ve işkence altında alınan itiraflar… Tüm bu tablo, hukuk sisteminin bir denetim aracı olmaktan çıkıp, doğrudan bir baskı aygıtına dönüştüğünü açıkça ortaya koyuyor.
İdam edilen profillere bakıldığında ise hedefin kim olduğu netleşiyor: protestocular, gençler ve rejim karşıtı olduğu düşünülen herkes. 19 yaşındaki bir sporcunun, 18 yaşındaki bir gencin ya da henüz reşit olmamış çocukların dahi bu dalgadan nasibini alması, İran’ın “örnek cezalandırma” stratejisini devreye soktuğunu gösteriyor. Amaç yalnızca cezalandırmak değil; toplumun geri kalanına açık bir mesaj vermek: “Sınırı aşarsan sonuç budur.”
Bu noktada kritik soru şudur: İran neden tam da savaşın eşiğinde bu kadar sertleşiyor?
Cevap, üç katmanlı bir stratejide yatıyor.
Birincisi, korku yoluyla kontrol. Ekonomik kriz, toplumsal huzursuzluk ve protesto dalgalarıyla sarsılan bir rejim için en hızlı çözüm, toplumu sindirmektir. Hızlandırılmış infazlar, yalnızca bireyleri değil, kolektif psikolojiyi hedef alır. İnsanlar sadece devlete değil, cezalandırılma ihtimaline karşı da itaat etmeye başlar.
İkincisi, muhalefeti kriminalize etme. İran yönetimi, iç muhalefeti artık yalnızca “karşıt görüş” olarak değil, “düşmanla işbirliği yapan unsur” olarak tanımlıyor. Bu söylem, protestocuları bir anda “ajan” kategorisine sokarak, infazları meşrulaştırmanın zeminini oluşturuyor. Böylece rejim, kendi halkına karşı yürüttüğü operasyonu “ulusal güvenlik” kisvesi altında sunabiliyor.
Üçüncüsü ve en kritik olanı ise, dış savaşı iç tasfiyeye dönüştürme stratejisi. İran, ABD ve İsrail ile yaşadığı gerilimi sadece dış politika meselesi olarak görmüyor; bu gerilimi içerideki tüm muhalif unsurları tasfiye etmek için bir fırsata çeviriyor. Savaş atmosferi, olağanüstü uygulamaları meşrulaştırırken, uluslararası kamuoyunun dikkatini de dağıtıyor. Dünya petrol fiyatlarına ve askeri gelişmelere odaklanmışken, içeride yaşananlar görünmez hâle geliyor.
Bu görünmezliği güçlendiren bir diğer unsur ise dijital karartma. İnternet erişiminin kısıtlanması, bilgi akışını keserek infazların küresel kamuoyuna ulaşmasını engelliyor. Bu, modern çağın en etkili kontrol araçlarından biri: görünmeyeni yönetmek. İran bu alanda da stratejik bir disiplin sergiliyor.
Ancak bu stratejinin sürdürülebilirliği tartışmalıdır. Kısa vadede korku üretmek mümkün olabilir; fakat uzun vadede bu model, rejimin meşruiyetini hızla aşındırır. 2025 yılında idam sayılarının rekor seviyeye ulaşması ve bu trendin 2026’da daha da hızlanması, İran’ın artık klasik yönetim araçlarıyla toplumu kontrol edemediğinin bir göstergesi olarak okunabilir.
Uluslararası toplumun tepkisi ise dikkat çekici derecede sınırlı. İnsan hakları örgütlerinin uyarılarına rağmen somut yaptırımların devreye girmemesi, Tahran’a geniş bir hareket alanı sağlıyor. Bu da İran’ın hesapladığı bir başka gerçekliği ortaya koyuyor: küresel sistem, jeopolitik krizler karşısında insan hakları ihlallerine karşı çoğu zaman ikincil refleks gösterir.
Sonuç olarak İran bugün iki cephede savaş veriyor: biri dışarıda, diğeri içeride. Ancak asıl belirleyici olan iç cephe. Rejim, dış tehditleri gerekçe göstererek içeride mutlak kontrol kurmaya çalışıyor. İdamlar bu stratejinin en sert ve en görünür aracı.
Fakat tarih şunu gösteriyor: korku üzerine inşa edilen düzenler, eninde sonunda kendi yarattıkları baskının altında kırılır.
Bugün İran’da darağaçları hızlanıyor olabilir.
Ama asıl soru şu: Bu hız, rejimin gücünü mü gösteriyor… yoksa zayıflığını mı?
Araştırmacı, Gazeteci: Mesut HARAY
HARAYHABER
Dünyaya Güney Azerbaycan Gözüyle Bakıyoruz
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
