İran, ABD ve İsrail arasında ilan edilen ateşkesin hemen ardından Tahran’ın, Irak Kürdistan Bölgesi’nden İran Kürt partilerinin çıkarılmasını resmen talep etmesi, bölgedeki güç dengelerinin yüzeyde görünen ateşkese rağmen derin bir yeniden konumlanma sürecine girdiğini göstermektedir. Bu gelişme, yalnızca İran’ın güvenlik refleksi olarak okunamaz; aynı zamanda bölgedeki vekâlet savaşlarının yeni safhasına dair güçlü bir işaret niteliğindedir.
Bu noktada dikkat çekilmesi gereken temel unsur, Kürt silahlı ve siyasi yapıların son yarım yüzyılda sürekli olarak büyük güçlerin stratejik hesapları içinde konumlandırılan birer “vekil güç” (proxy force) işlevi görmüş olmalarıdır. Irak’tan Suriye’ye, İran’dan Türkiye’ye uzanan geniş coğrafyada bu yapıların hareket alanı, çoğu zaman kendi toplumsal tabanlarının ihtiyaçlarından ziyade dış aktörlerin jeopolitik öncelikleri tarafından belirlenmiştir.
Irak örneği bu durumun en açık laboratuvarlarından biridir. 1970’lerden itibaren ABD, İran (Şah dönemi) ve daha sonra farklı dönemlerde İsrail tarafından desteklenen Kürt yapılar, her defasında bölgesel güç dengeleri değiştiğinde yalnız bırakılmıştır. 1975 Cezayir Anlaşması sonrasında İran’ın desteğini çekmesiyle yaşanan çöküş, bu bağımlılık ilişkisini en çıplak haliyle ortaya koymuştur. Aynı durum 1991 Körfez Savaşı sonrası ve 2003 Irak işgali sürecinde farklı biçimlerde tekrar etmiştir. Her seferinde Kürt hareketleri, büyük güçlerin stratejik araçları olarak kullanılmış; ancak nihai hedeflere ulaşma noktasında yalnız bırakılmıştır.
Suriye sahası ise bu döngünün daha güncel bir örneğini sunmaktadır. Özellikle YPG/PYD üzerinden ABD’nin DEAŞ’a karşı mücadele gerekçesiyle kurduğu askeri iş birliği, sahada ciddi bir silah ve lojistik kapasite oluşturmuştur. Ancak bu kapasitenin dağıtımı ve kullanımı, doğrudan yerel toplumun güvenliği ve istikrarı için değil; ABD’nin bölgedeki askeri varlığını minimize ederek etki alanını sürdürme stratejisi doğrultusunda şekillenmiştir. Nitekim farklı dönemlerde ABD’nin bu yapılara verdiği silahların geri toplanması yönünde yaptığı çağrılar, bu ilişkinin kalıcı bir ittifak değil, konjonktürl bir araçsallık üzerine kurulu olduğunu açıkça göstermektedir.
Daha çarpıcı olan ise, bazı Kürt yapıların bu silahları sahadaki toplumsal dengeyi gözetmek yerine kendi örgütsel güçlerini tahkim etmek amacıyla kullanmaları ve hatta belirli durumlarda bu silahları merkezi otoritelerden gizlemeleri yönündeki iddialardır. Bu durum, söz konusu yapıların yalnızca dış aktörler tarafından araçsallaştırılmadığını; aynı zamanda kendi içlerinde de stratejik bir şeffaflık ve hesap verebilirlik krizine sahip olduklarını ortaya koymaktadır.
İran’ın son talebi bu bağlamda okunmalıdır. Tahran, Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki İran karşıtı Kürt örgütlerini yalnızca bir güvenlik tehdidi olarak değil; aynı zamanda dış güçlerin kendi sınırları içinde kullanabileceği potansiyel vekil unsurlar olarak değerlendirmektedir. Bu nedenle bu yapıların tasfiyesi ya da sınır dışına itilmesi, İran açısından yalnızca bir iç güvenlik meselesi değil; aynı zamanda bir egemenlik ve jeopolitik kontrol sorunudur.
Ancak burada kritik bir çelişki ortaya çıkmaktadır: Kürt örgütler, tarihsel olarak dış güçlerle kurdukları ilişkiler üzerinden güç kazandıklarını düşünürken, aynı ilişkiler onları her defasında daha kırılgan ve bağımlı hale getirmiştir. Bu durum, stratejik özerklikten ziyade stratejik bağımlılık üretmiştir. Dolayısıyla söz konusu yapıların “kazanım” olarak sunduğu birçok gelişme, uzun vadede daha derin bir bağımlılık zincirine dönüşmüştür.
Bu tablo, Güney Azerbaycan meselesi açısından da önemli sonuçlar doğurmaktadır. Zira bölgede Kürt silahlı yapıların varlığı ve dış aktörlerle kurdukları ilişkiler, yalnızca kendi alanlarını değil; aynı zamanda Türk nüfusun yoğun olduğu bölgelerdeki güvenlik ve demografik dengeleri de doğrudan etkilemektedir. Bu durum, Güney Azerbaycan Türklerinin milli taleplerinin sürekli olarak ikinci plana itilmesine ve bölgesel denklem içinde görünmez kılınmasına yol açmaktadır.
Daha da önemlisi, Kürt yapıların vekil güç olarak konumlandırılması, bölgedeki diğer etnik ve milli hareketlerin de benzer şekilde dış aktörlerle ilişkilendirilmesine zemin hazırlamaktadır. Bu ise, meşru taleplerin sistematik biçimde “dış müdahale” kategorisine sokularak değersizleştirilmesine hizmet etmektedir. Sonuç olarak ortaya çıkan tablo, yalnızca Kürt hareketlerinin değil; tüm bölgesel kimlik mücadelelerinin meşruiyet krizine sürüklendiği bir yapıyı işaret etmektedir.
Stratejik açıdan bakıldığında, bu döngünün sürdürülebilir olmadığı açıktır. Vekâlet savaşları üzerinden inşa edilen güç ilişkileri, kısa vadeli kazanımlar sağlasa da uzun vadede istikrarsızlık, güvensizlik ve sürekli kriz üretmektedir. Bu bağlamda Kürt yapıların tarihsel deneyimlerinden çıkarılması gereken temel ders, dış aktörlere dayalı stratejilerin kalıcı bir çözüm üretmediği gerçeğidir.
Sonuç olarak, İran’ın son hamlesi, bölgedeki vekâlet savaşlarının sona erdiğini değil; aksine daha kontrollü ve yeniden tanımlanmış bir aşamaya geçtiğini göstermektedir. Bu yeni aşamada, vekil güçlerin hareket alanı daraltılırken, doğrudan devletler arası güç mücadelesinin daha belirleyici hale gelmesi beklenmektedir.
Bu süreçte en kritik soru şudur: Bölgedeki aktörler, özellikle de Kürt siyasi ve askeri yapılar, tarihsel olarak tekrar eden bu “kullanılma ve terk edilme” döngüsünden çıkabilecek midir? Yoksa aynı stratejik hatalar, farklı aktörler ve farklı söylemlerle yeniden mi üretilecektir?
Bu sorunun cevabı, yalnızca Kürt hareketlerinin değil; aynı zamanda Güney Azerbaycan dahil olmak üzere tüm bölgesel dinamiklerin geleceğini doğrudan belirleyecektir.
HARAYHABER | Stratejik Haber – Analiz
Dünyaya Güney Azerbaycan gözüyle bakıyoruz
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
