Siyasal tarihin kriz anlarında “liderlik” ve “sorumluluk” kavramları hayati bir önem kazanır. Toplum sistematik şiddet, örgütlü baskı ve siyasal abluka ile karşı karşıya kaldığında, kitlelerin kolektif kararlarını etkileyebilen her siyasal hamle artık yalnızca bir tercih değil, doğrudan siyasal ve etik bir sorumluluk alanı haline gelir.
Son protesto dalgalarında doğrudan baskı ve şiddet İran İslam Cumhuriyeti’nin güvenlik aygıtları tarafından uygulandı. Ancak siyasal analiz açısından daha kritik olan soru şudur:
Muhalefetin bazı aktörlerinin söylemleri, vaatleri ve çağrıları, farkında olmadan sahadaki risk düzeyini yükseltti mi?
Modern siyaset teorilerinde sorumluluk yalnızca şiddeti fiilen uygulayanlarla sınırlı değildir.
Rıza Pehlevi, çağrıları, kurduğu anlatılar ve dış destek beklentileri üzerinden kolektif davranışı etkilediği ölçüde, siyasal ve etik sorumluluk alanının içine girmektedir.
Dış güçlerin yakın ve belirleyici desteği, güvenlik aygıtlarında yaygın çözülme ya da alternatif iletişim altyapılarının hazır olduğu yönündeki anlatıların pratikte karşılık bulmaması, sahadaki protestocular için riskin artmasına yol açabilir.
Bu çerçevede eleştiri elbette öncelikle devletin baskı mekanizmasına yöneliktir. Ancak aynı zamanda, gerçekleşmesi mümkün olmayan umutlar yaratarak kolektif risk hesabını bozan her siyasal aktör de stratejik eleştirinin konusu haline gelir.
Her siyasal hareketin en büyük sermayesi toplumsal güvendir.
Siyasal vaatlerle sahadaki gerçeklik arasındaki fark görünür hale geldiğinde, kaçınılmaz olarak bir meşruiyet krizi ortaya çıkar.
İnternetin ülke çapında kesilmesi, iletişim kanallarının çökmesi ve etkili alternatif ağların kurulamaması, iletişim kapasitesi ya da dış destek konusunda üretilen bazı anlatıların gerçeklikle örtüşmediğini açık biçimde göstermiştir.
Siyasette güven kaybı yalnızca taktik bir yenilgi değildir; aynı zamanda bir hareketin sosyal sermayesinin aşınması anlamına gelir.
Sürgündeki muhalefet, finansal ve siyasal kaynaklar açısından büyük ölçüde dış aktörlere bağımlı bir zeminde hareket etmektedir. Bu durum, niyetlerden bağımsız olarak, yapısal bir çıkar çatışması riski doğurur.
Böyle bir yapıda siyaset, krizi çözmek yerine giderek “sürekli kriz yönetimi”ne dönüşebilir. Bu modelde krizin sürmesi, bazı aktörlerin siyasal, medya ya da mali konumlarını korumasına hizmet edebilir; bu, doğrudan amaç olmasa bile fiili bir sonuç olarak ortaya çıkabilir.
Son yıllarda sürgündeki muhalif eylemlerin bir bölümü sembolik, ritüel ve medya merkezli bir karakter kazanmıştır.
Bu durum, ülke içindeki gerçek şiddet deneyimi ile dışarıda sunulan görüntü arasında ciddi bir algı uçurumu yaratabilir. Böylece siyasal kararlar, sahadaki gerçeklikten çok medya yansımaları üzerinden şekillenmeye başlar.
Lider merkezli hareketlerin pek çoğunda, toplumsal tabanın bir kısmı dışlayıcı, aşağılayıcı ve kutuplaştırıcı bir dile yönelme eğilimi gösterir.
Bu eğilim, siyasal diyaloğu, demokratik koalisyon inşasını ve barışçıl iktidar geçişini zayıflatır. Dahası, bu tür bir ortam, otoriterliğe karşı çıkan güçler içinde bile otoriter reflekslerin yeniden üretilmesine yol açabilir.
Tarihsel deneyim göstermektedir ki demokrasiye kalıcı geçiş çoğu zaman ani çöküşlerle değil, şu unsurlar üzerinden gerçekleşir:
- siyasal kurumların inşası
- profesyonel planlama
- politika üretme kapasitesinin geliştirilmesi
- sürdürülebilir toplumsal koalisyonların kurulması
Demokrasiye yalnızca dış baskı ya da ani sistem çöküşüyle ulaşılabileceği inancı, modern tarihin en pahalıya mal olan stratejik yanılgılarından biridir.
İran’daki siyasal krizde mesele yalnızca bir kişinin ya da tek bir siyasal akımın değerlendirilmesi değildir. Asıl mesele, bütünüyle şu siyasal modelin sorgulanmasıdır:
dış baskıya, büyük vaatlere ve sürgünde merkezileşmiş liderliğe dayalı model.
Eğer bu model insan kayıplarını azaltamıyor ve sürdürülebilir bir geçiş yolu üretemiyorsa, eleştirel biçimde yeniden düşünülmek zorundadır.
Demokrasiye başarılı bir geçiş, her şeyden önce siyasal olgunluk, profesyonel planlama ve kolektif sorumluluk gerektirir. Bu unsurlar olmadan, halkın gerçek taleplerinden doğan bir hareket bile büyük güçlerin oyun alanına ya da yeni şiddet döngülerine sürüklenme riski taşır.
Yazar: Teoman Şahin
HARAYHABER sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
