HARAYHABER – Stratejik Analiz
İran’da yaşanan her büyük sarsıntıda aynı hayalet yeniden sahneye çıkar: “Şah rejimi geri gelsin.” Kimi bunu “düzen”, kimi “modernlik”, kimi ise “özgürlük” olarak pazarlıyor. Oysa İran toplumunun geniş kesimleri için Pehlevi adı, bir hanedandan çok daha fazlasını ifade eder: devletin tekçi aklının, kimlik inkârının ve merkezî baskının sembolünü.
İran’daki Türkler açısından ise bu nostalji, yalnızca bir siyasi tercih değildir; tarihin açık yarasını görmezden gelmenin başka bir adıdır.
Pehleviler Kimdi, Ne Yaptı?
1925’te Rıza Şah Pehlevi ile başlayan ve oğlu Muhammed Rıza Pehlevi ile 1979’a kadar süren Pehlevi dönemi, resmî anlatıda “modernleşme” başlığıyla sunulur. Ancak çoğulluğu tanımayan, “tek kimlik, tek dil, tek merkez” dayatmasıyla yürütülen bir sürece modernleşme denemez. Bu, devlet eliyle inşa edilmiş bir asimilasyon düzenidir.
Pehlevi rejiminin ideolojik omurgası nettir: İran kimliğini “Farslık” ile özdeşleştiren, çok uluslu bir toplumsal gerçekliği tek uluslu bir projeye indirgeyen bir anlayış. Bu yaklaşım üç temel sonuç doğurdu: aşırı Fars milliyetçiliği, sert merkezîleşme ve sistematik kültürel tasfiye. Hedef yalnızca siyasal muhalefet değil; kimlikler ve dillerdi.
İran’daki Türkleri ve Kimlik Baskısı
İran’daki Güney Azerbaycan Türkleri bu politikanın merkezindeydi. Çünkü İran coğrafyasındaki Türk varlığı, yalnızca nüfus büyüklüğüyle açıklanamaz; tarihsel sürekliliği olan, şehirleşmiş, güçlü bir siyasal hafızaya ve devlet geleneğine sahip bir topluluktur. Pehlevi rejimi tam da bu nedenle Türk kimliğini görünmez kılmayı hedef aldı.
Türkçe kamusal alandan dışlandı. Yayınlar yasaklandı, anadilde eğitim engellendi. Oysa dil, yalnızca bir iletişim aracı değil, bir varoluş alanıdır. Dili yasaklamak, bir toplumu susturmanın en “hukuki görünümlü” yoludur. Bu döneme dair çok sayıda tanıklık, Türkçe basılı materyallerin toplatılması ve imhasına işaret eder. Burada mesele tek tek kitaplar değil, bir kültürel hafızanın hedef alınmasıdır.
1946 Sonrası: Toplumsal Bir Cezalandırma
Bu zihniyetin en ağır sonuçları 1946 sonrasında yaşandı. 1945–46’da Tebriz merkezli Azerbaycan Millî Hükümeti’nin dağıtılmasının ardından bölgeye giren Pehlevi güçleri; tutuklamalar, infazlar, sürgünler ve kapsamlı tasfiye politikaları yürüttü. Bu süreç, yalnızca siyasi bir bastırma değil; “kendi diliyle ve kimliğiyle var olmak isteyen” bir topluluğun devlet şiddetiyle hizaya sokulmasıydı.
Kamuoyunda sıkça telaffuz edilen “25.000” rakamı, kesin ve tartışmasız bir arşiv verisi olarak sunulamaz. Farklı kaynaklar kayıpları farklı ölçeklerde ifade eder. Ancak bu rakam, teknik bir muhasebe kaleminden çok, kolektif hafızanın sembolik dili olarak anlaşılmalıdır. Sayıyı küçültmek için “kesin değil” demek nasıl yanlışsa, büyütmek için “tartışmasız kesin” demek de yanlıştır. Tartışmasız olan şudur: 1946 sonrası Güney Azerbaycan’da ağır bir şiddet ve tasfiye dönemi yaşanmış, bunun hedefinde Türk kimliğinin kamusal görünürlüğü yer almıştır.
Aşağılama ve Tarihsizleştirme
Pehlevi döneminde kimlik inkârı yalnızca yasaklarla değil, aşağılamayla da sürdürüldü. Türklerin İran tarihindeki rolü, kurdukları hanedanlar ve ürettikleri kültür ya silikleştirildi ya da resmî anlatıda “paranteze” alındı. Bir topluma “senin tarihin devlet tarihi değildir” dediğinizde, yalnız geçmişini değil, geleceğe dair özgüvenini de hedef alırsınız.
Peki Neden Hâlâ Pehlevi Nostaljisi?
Bugün “Şah geri gelsin” söyleminin bu kadar yaygın olmasının nedeni, nostaljinin çoğu zaman gerçeğin değil, konforun dili olmasıdır. Özellikle diaspora çevrelerinde ve merkezî elit söyleminde Pehlevi dönemi “istikrar” hatırası olarak sunulur. Oysa kimliği reddedilen halklar için bu bir düzen değil, toplumu tek kalıba sokmaya yönelik bir düzenleme idi.
Pehlevi’yi “özgürlük alternatifi” gibi sunmak, tarihsel bir yanılgı olmanın ötesinde; İran’ın Türklerini, Kürtlerini, Araplarını ve Beluçlarını yeniden görünmez kılma girişimidir.
Şah mı, Molla mı? Yanlış İkilem
İran Türklerinin meselesi “şah mı molla mı?” ikilemine sıkıştırılamaz. Çünkü iki rejim de farklı biçimlerde aynı refleksi üretmiştir: merkezîleşme ve kimlik üzerindeki baskı. Bugün sokakta yükselen itirazlar, eski monarşi ile mevcut teokrasi arasında bir tercih değildir. Mesele, insanların kendi diliyle, kültürüyle ve onuruyla var olabilmesidir.
Türk Kamuoyuna Düşen Sorumluluk
Türk kamuoyu şu soruyu sormalıdır: İran’daki itirazları desteklerken, ülkenin en büyük topluluklarından biri olan ve uzun süredir kimlik baskısı yaşayan Türkleri nereye koyuyoruz? “İran’da insan hakları” demek, soyut bir söylem değil; somut halkların somut taleplerini ciddiye almak demektir.
Güney Azerbaycan Türklerinin talepleri; anadilde eğitim, kültürel varoluş, siyasal temsil ve temel haklar çerçevesinde değerlendirilmelidir. Bu talepleri “bölücülük” klişesiyle bastırmak, tam da Pehlevi döneminin dilidir.
Sonuç Yerine
Bugün İran, bir rejim krizinden önce bir meşruiyet krizi yaşamaktadır. Bu krizin çözümü, eski bir hanedanın vitrinde parlatılmasında değil; kimliklerin tanındığı, dillerin özgürleştiği ve adaletin eşit dağıldığı bir siyasal zeminin kurulmasındadır.
Pehlevi nostaljisi bazıları için unutmanın konforu olabilir.
Ama Türkler için bu, hatırlamanın bedelidir.
Ve bazen bir toplumun geleceği, tam da o hatırlama cesaretinde saklıdır.
sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.